Sakın izlemeyin, katılın!

Pinima ülkesini uzaktan izlemek yerine sahaya inip olaylara dahil olmak şart.

Radikal’in anketinde ‘yılın en iyi oyunu’ seçilen ‘Mi Minör’, sahnelendiği mekânı herkes için bir oyun alanına çeviren çok ilginç bir iş. Pinima ülkesinin her şeyi bilen baskıcı başkanının ve sadece kafasına göre piyano çalmak isterken direnişin simgesi olan piyanistin başrolleri üstlendiği oyun, bir güncel politik tiyatro örneği.

Oyunu ayakta ya da oturarak izlemenin arasında dağlar kadar fark var ama. Eğer yanlardaki tribünlerde oturuyorsanız, aşağıdaki sahada (burada sahne yok) ve hatta dijital âlemde aynı anda olup biten bir sürü şeyi takip etmeye uğraşıp, bir kopukluk ya da curcuna hissine mağlup olabilirsiniz. Sahada bulunanlar ise ‘tiyatro’ izlemenin ötesinde politik bir oyuna katılmış, işin tadını çıkartıp heyecanını paylaşmış oluyor.

Mi Minör için epey uğraşıldığı belli. İnternet sitesi, dizi ve reklamları dahil kendine has televizyonu, Twitter ve Facebook hesaplarıyla Pinema ülkesinin bütün detayları düşünülmüş. Oyun sırasında yüzlerce twit atılıyor, Ustream’den canlı yayın yapılıyor, kamera olan biteni büyük ekrana taşıyor… Yani günümüz medyasının tüm alanlarına hâkim bir uygulama. İşin tiyatro kısmında ise izlediğimiz sahnelerin biraz ‘Olacak o kadar TV’ tadı bıraktığını söylemek lazım… Mehmet Ali Alabora ve Pınar Öğün, kendi dünyalarını farklı bir tiyatro deneyimi ile ortaya koymuşlar. Maçka Küçükçiftlik Park’taki son iki oyun 6 ve 10 Şubat’ta. Olaylara seyirci kalmamak ve bileti ‘ayakta’ almak lazım.

Yazık oldu Santralistanbul’a

Bilgi Üniversitesi Santralistanbul kampüsü, ‘harikalar diyarı’ olmaktan çıkıp kalbimizde bir yara olmaya doğru hızla gidiyor. Önce Bilgi’nin akademik kadrosu tartışıldı, sonra çağdaş sanat müzesinin kapandığı ve salonların dersliğe dönüştüğü anlaşıldı, sonra restoranlarda içki yasağı geldi… Tv programları için harika bir dekor olan Enerji Müzesi ile yeşil çimenler bir de Tiyatro Krek’ten başka bir cazibesi kalmadı. Son darbeyi, o unutulmaz Modern ve Ötesi sergisinde bir kısmını gördüğümüz sanat koleksiyonunu satışa çıkartarak vurdular. Tamam, baştan itibaren o müzenin nasıl işletileceği belli değildi, ilk birkaç sergiden sonra performans hızla düşmüştü filan. Ama o müzeye, koleksiyona emeği geçen herkes şimdi gayet üzgün. Üniversitenin sahibi olan Amerikan şirketi, tabii ki gelirleri arttırmanın derdinde ve artık ortada bir müze de kalmadığına göre o değerli koleksiyonu satmakta beis görmüyor. Herkes her koleksiyoncuya işini satmaz, hediye etmez. Bir müze koleksiyonu olarak kamu yararına oluşmuş böyle bir bütünün, şimdi dağılıp parçalanması, hele hele bir ‘eğitim şirketi’nin gelir hanesindeki rakamlara dönüşecek olması insanın vicdanını sızlatıyor. Bu durum, diğer özel müze teşebbüsleri ve koleksiyonları açısından da bir güvensizlik oluşturacak, bu da işin cabası.

Böyle tanıdıklarım var

İstiklal Caddesi’nde Arter’in vitrininde siyah beyaz filmlere basılmış Türkiye’ninsiyasi tarihinden kareleri gördüğünüzde hemen içeri dalın. Küçük bir koridarda gezinirken Cumartesi Anneleri’nden 12 Eylül ve 6-7 Eylül mağdurlarına uzanan yüzlerce ‘haber fotoğrafı’ aracılığıyla çekilmiş kendi röntgenimizi göreceksiniz. Hale Tenger bir kez daha unutulmaz bir işe imza atmış. Bu çalışması da ‘Böyle Tanıdıklarım Var’ serisine 3 numara olarak eklenmiş. Küratör Emre Baykal’ın da söylediği gibi insana hemen Nezih Ölüm Gardiyanları’nı çağrıştıran bir dili var ve en az onun kadar etkileyici. Sergide Canan’ın işine bir de sanat ortamımızın iddialı bir siması olarak kendini gösteren, hali hazırda Galeri Non’daki kişisel sergisi süren Erdem Taşdelen’e dikkat!