Sanat bizi iyileştirir mi?

Berbat bir yaz geçirdik. Şimdi sanat sezonu başladı. Bienal, yeni sergiler, fuarlar, tiyatro gösterileri ve konserler... Peki 'sanat bizi iyileştirebilir mi?'
Sanat bizi iyileştirir mi?

Galata’da genç sanatçılarıyla gurur duyan küçük bir galerinin teras partisindeyiz. Genç ya da değil; çevirmenler, eleştirmenler, yazarlar ve sanatçılar batan güneşten geride kalan loşlukta, ellerinde içkileriyle geziniyor…  Tarihi yarımadayı, Haliç’in durgun sularını ve Galata bölgesini kapsayan, gece aydınlatmalarıyla daha bir şiirsellik kazanmış manzaraya dalanlar da yok değil. Ama çoğunluk uğultuya katkıda bulunan bir sohbetin içinde… Görünüşte herkesin keyfi yerinde. Bienal’le birlikte çığ gibi yükselip coşacak açılışlar haftasının başındayız. İki yılda bir gerçekleşen sanat bayramının başlangıç vuruşunu bu teras partisiyle yapmanın neşesi var görünürde. Her zaman olduğu gibi hafta boyunca tempo yükselecek; açılış kalabalıkları galerilerden şık lokantalara, otellere, yalılara akacak. Sanat kutlamaya, fikirler eğlenceye dönüşecek. Sorrentino’nun Muhteşem Güzellik filminden bir sahneyi yaşadığını sanan herkes, aslında bir Costa-Gavras filmine yazgılı olduğunu hiç değilse bir süreliğine unutacak...

Ta en başından itibaren, bu yaz her şey daha güzel olsun istiyorduk. Türkiye için yeni bir başlangıç olacaktı. İktidar renklenecek, herkes sesini duyurabilecek, barış sağlanacak, baskı dağılıp yerini özgürlüğe bırakacak, gelecek kaygıları unutulup gidecekti. Bunun için sandığa gittik. 8 Haziran’da siyasetin başlıca tüm renklerinin kendini bulabildiği bir parlamentoya uyandık. Esenliği kendi mutlak iktidarında görenler için belki buruk bir gündü, ama uzlaşmaya, demokrasiye ya da hiç değilse serbest seçimlere inananlar için durum iyiydi işte. Çok sürmedi… 20 Temmuz’da Suruç’ta patlayan bomba Türkiye’ye nasıl bir kabusun içinde yaşadığını, dehşetli bir gürültüyle hatırlattı. Sonra diğer felaketler birbiri ardına geldi… Bol soru işaretli, sonsuz endişeli, bitmeyen ve gittikçe artan bir kaygıyla kuşatılmış bir yaz geçirdik. Hayat, bütün ağırlığıyla üstümüze üstümüze gelirken şimdi yeni sanat sezonunun heyecanı içindeyiz. Peki bu bienalli fuarlı, iddialı sergilerle etkisi artırılmış yeni sanat sezonu, bizi kurtarır mı?

BİR MUAMMA - SANAT HAYAT

Bu soruya yanıt ararken, sanat dünyamızın bilgelerinden Ali Artun’un ‘Sanat Hayat’ (İletişim Yayınları) dizisinden çıkartacağı yeni kitabı yetişti imdadıma. Galiba o da yeni sezonu, özel bir kitapla karşılamak istemiş ve ‘Bir Muamma-Sanat Hayat–Aforizmalar’ı hazırlamış. Girişte ‘ilahiyat olarak sanat’tan söz ettiği bir bölüm var. Aydınlanmayla birlikte “dinin gündelik hayat üzerindeki etkisi çözülürken, onun yerini sanat doldurur” diye yazıyor Ali Artun: “Terry Eagleton’ın Kültür ve Tanrının Ölümü kitabında incelendiği gibi, modern zamanlarda sanatla hayatın bileşimi olarak anlamlandırılan kültür, Tanrı’nın seküler adı olur.”

Yani ‘kültür ve sanatın bizi kurtarmasını beklemek, tüm çaresizliklerini Tanrı’nın merhametine emanet eden insanın modern reflekslerinden biri’ olarak da yorumlanabilir. Tanrısal aşkınlığı sanata, sanatsal anlatıma, onunu içimizde tetikleyeceği ilhama bağlamak, insana bir çare gibi görünüyor. Günümüzde sanata o kadar da büyük anlamlar ithaf etmiyoruz belki. Ama sanatçının, entelektüelin rolünün önemsendiği zamanların yazarlarından Rainer Maria Rilke mesela, “Tutalım ki dünya birgün kırılıp döküldü, parçalanıp dağıldı, yaratıcı güç olarak sanat böyle bir yıkılıştan bağımsız, varlığını sürdürecektir; yeni dünyaların ve yeni çağların düşünsel olanağıdır sanat” diye yazmış 1898 yılında.

Sanatın sağaltıcı bir gücü var mı? Pessoa’da bunu bulmak mümkün: “Elimizde olmayan, elde etmeye teşebbüs etmediğimiz ya da uğraşsak da elde edemediğimiz her şeyi rüyalar yoluyla elde edebiliriz. Sanatın hammaddesi de rüyalardır” Ama mesela Tristan Tzara ise “hayatın en kıymetli  tezahürü sanat değildir” diye uyarıyor: “Sanatın insanların ona atfetmeyi sevdikleri tanrısal ve evrensel bir değeri yoktur.” İşin ilginci, dünyada en çok saygı görmüş, en çok sevilmiş sanatçılarından biri, Pablo Picasso da benzer şeyleri söylüyor: “Ben kötümser değilim, sanattan nefret ettiğim yok, ne de olsa bütün zamanımı sanata vakfetmeden yaşayamam. Sanat, hayatımın tek amacı, bu nedenle onu sevmezlik edemem. Sanatla ilgili yaptığım her şey, bana müthiş zevk veriyor. Yine de neden bütün dünyanın sanatın içinde eritilmesi, her şeye sanatın damgasının vurulması gerektiğini, böylelikle aptallığın önünün açıldığını anlayamıyorum…”

Belli ki Picasso, Herbert Marcuse’un ‘sanatçının beyhude yere çabalaması’ dediği şeyi görmüş, biliyor. Ne de olsa, “şayet sanat biraz tuhafsa bu gündelik hayatın da ziyadesiyle garip olmasındandır.” (Terry Eagleton, 1990)

Sanat bizi iyileştirir mi? Bunu ondan beklemek, sanatın üzerimizde yarattığı şaşkınlık, hayranlık ve sanatçının yaratıcı gücü karşısındaki çaresizlik duygularımızla ürettiğimiz bir kutsallaştırmaya kendimizi emanet etmek demek. Biz kendimizi ona emanet etsek bile o, bombaların parçaladığı çocukları geri getiremez, siyaset erbabına akıl fikir ve sağduyu veremez. Tuzlu Su’yu içimize çekmek bizi ferahlatır. Düşünmemize olanak verir. Bienal’in getireceği onca farklı fikir belki başımıza gelenleri daha iyi anlamamızı sağlar, ama değiştiremez. Belki biraz gücümüzü toplamamızı, üstümüze gelen şeylere direnebilmemizi sağlar, onlara dayanacak aklı ve cesareti bir yerlerden bulup çıkartmamıza yarar.

Yani “Sanat bizi iyileştirmeyecek. Ama daha iyi olmamızı sağlayacak.” Bu da az şey değil tabii…

(Yazının uzun versiyonu İstanbul Artnews’ın Eylül sayısında yayımlanmıştır.)