Seçeceğiz, seçmek zorundayız ama neden!

Sahnedeki oyunculardan kimin kalıp kimin gideceğine karar vermenin seçim sandığına gitmekle benzer bir yanı var. DOT'un yeni oyunu, insana seçim atmosferini de düşündürüyor.

"Hayatım boyunca hiç bu kadar çok oy kullanmadım” dedi seyircilerden biri; DOT’un yeni oyunu ‘Dövüş Gecesi’nin çıkışında.
Küçük uzaktan kumandanın beş düğmesinden birine basarak sahnedeki oyuncular arasında tercihler yaptığımız bu oyunun tuhaf bir cazibesi var. Kendi kaderin için değil de sahnedekilerin kaderi için hem de hiçbir sorumluluk almadan karar vermek. Kendini sana sevdirmeye, senin gibi olduğuna, sizleri temsil ettiğine seni inandırmaya çalışan adamlar ve kadınlar arasından birisinin kaderini belirlemenin marazi lezzeti bu. Başlarda hep sempatik görünmeye çalışan ya da belirli toplumsal tiplemeleri simgeleyerek bizi tarafımızı seçmeye çağıran oyun, bir yanıyla Survivor tarzı yarışmaları anımsatıyor. Adadan gidecek yarışmacıyı belirlemek sadece bir eğlence. Peki ya başkanlık koltuğuna oturacak siyasetçiyi seçmek?

Hayat-sanat ilişkisi tuhaf bir ivme gösteriyor bu günlerde. Bir kaç hafta önce biber gazlarının arasından geçip Gezi Direnişi’ni anlatan bir oyun izlemiştim (Artık Hiç Bi Şii Eskisi Gibi Olmayacak, Sil Gözyaşlarını). Şimdi de seçim afişlerinin, haberlerinin arasından geçip, “Yeni tapeler var mı, başbakan Berkin için yeni bir inci yumurtladı mı?” merakına bir saatliğine ara verip salona giriyorum. Çıkar çıkmaz tekrar twiter’a dönmek üzere... Tuhaf bir seçim atmosferi var dışarıda. Çocukluğumun Demirel-Ecevit kavgalarını hatırlıyorum hayal meyal ama belki onlar bile bu kadar şiddetli değildi. Bu kez ülkenin bir yarısı, diğerine karşı varoluş savaşı veriyor. Meseleyi herkes için bir ‘Kurtuluş Savaşı’na çeviren ise belediye başkan adayları değil, ülkenin Başbakan’ı. O yüzden kent yöneticileri için değil, aslında aday bile olmayan birini onaylamak ya da onaylamamak için sandığa gideceğiz. Belediye başkan adaylarının değil parti liderlerinin konuştuğu, yerel çözümlerden çok ulusal meselelerin tartışıldığı bir seçim atmosferinin içinde sürükleniyoruz. İnsanlar ölüyor, seçim büroları yakılıp yıkılıyor, yüzbinler sokaklara dökülüyor... Belki de bir televizyon yarışması gibi, isteyenin katıldığı istemeyenin aldırmadığı bir oyun gibi geçip gidebilecek seçimler, bir endişe yumağına dönüştü. Hatırlasanıza ‘bir oy’ için çağrı yaptı bazı oyuncular, “Bir oy da sen ver...” diye.

* * *

‘Dövüş Gecesi’nin sahnedeki adaylarından biri ise “Bırakın o aletleri, oy vermeyin. Bu anlamsız, sonu belli oyuna katılmayın” diye bağırıp çağırıyor. Hatırı sayılır sayıda izleyici ona hak verip kumandaları bırakıyor. Bizim izlediğimiz gecede nasıl oluyorsa ‘sevimli delikanlı Tuğrul’ bütün rakiplerini ekarte ediyor. Mikrofonu ele geçiriyor ve sonunda başka hiç aday kalmadığı ve sadece bir kaç kişi oy kullandığı halde, oyların yüzde yüzünü alarak seçimleri kazanmış sayılıyor. İlk işi, protestocuları salondan atmak oluyor. Milli irade demeyelim ama salonunu iradesi ondan yana; en azından ışıklı pano ve ona bağlı bilgisayar yazılımı öyle diyor.

DOT bir kez daha zorlu bir işe girişmiş. Oyuncuları ve oyunculukları, hiç bitmeyen enerji patlamalarıyla tipik bir DOT oyunu bu. En baştan itibaren deneyen, çıtayı hep başka bir yere koyan Murat Daltaban bu kez karmaşık, çok ihtimalli bir metni almış, teknolojiyi de kullanarak tam anlamıyla interaktif bir oyun çıkartmış. Biz izleyiciler hiç yerimizden kalkmadan, evimizin salonunda elimizde kumandayla otururcasına katkımızı sunuyoruz ve adam akıllı oyunun sonunu belirliyoruz... İzleyici profiline göre her defasında oyunun sonu değişiyor.

Dili ve içeriği de sert metinlerle işe başlayan, hayatın şiddetini ve hızını bizzat oyunculuklara taşıyıp fiziksel performansı ve şiddeti boks eldivenleri takmaya kadar vardıran DOT, bu kez alaycı muhakkak eğlenceli ama yine alabildiğine siyasi bir başka yere dümen kırıyor. O nedenle her açıdan cesaretli ve görülmedik bir iş çıkartıyor.

* * *

Bu seçimlerde küçük kararsızlıklar hariç, aşağı yukarı hepimiz kime oy vereceğini şimdiden biliyor. Belki önceki yıllarda oyumuzu hep hiç inanmadığımız bu sistemin merkezinde yer alanlara inat kullandık; ya da “En iyisi” dedik “Hiç bu oyuna katılmamak”.

Ama bu kez ‘durum çok farklı’ diye düşünüyoruz, ‘bu bir varoluş meselesi’. Oyumuzu da ona göre kullanacağız. Üstelik her şeyin sonu belli kötü bir piyes olduğuna dair o küçük ve rahatsız edici şüpheyi içimizde bir yerlerde taşımamıza rağmen...