Şehri yıkarak tarihe geçenler

Köhne diye gözden çıkartılan binaların aslında kentin kimliğini oluşturduğu onlar ortadan kaybolunca fark ediliyor.

NTV Tarih’in bu sayısında Burak Çetintaş şahane bir dosya hazırlamış. Şehri adam etmek üzere kazmayı eline alanların tarihçesi. Şöyle Avrupa’daki gibi geniş yollar açalım, meydanlar yapalım diye 100 yıl içinde eski İstanbul’un nasıl yok olduğunun, yerine bugün beğenmeyip bir kez daha yok etmek istediğimiz kentin nasıl ortaya çıktığının hikâyesi. Bu hikâyenin ilk üç başrol oyuncusu, aslında birer doktor: Dr. Cemil Topuzlu, Dr. Lütfi Kırdar, Dr. Fahrettin Kerim Gökay.

İlk hamle 1912-14 arası Cemil Topuzlu’nun şehreminliği sırasında yaşanıyor. Kente modern binalar, yollar ve meydanlar kazandırmak üzere işe koyulan Topuzlu, kimisi Fatih’ten beri yerinde duran binaları yıkıp geçiyor. O kadar ki Sultanahmet Hamamı’nı, Yeni Cami Hünkâr Mahfili’ni yıkamadığı için hayıflanıyor. Sonra Lütfi Kırdar, tek parti döneminde, bugün yeniden yapılması planlanan Taksim Kışlası’nın ve Dolmabahçe Sarayı’na ait bazı binaların ortadan kaldırılmasına imza atıyor. Fahrettin Kerim Gökay ise Menderes’in talimatıyla İstanbul’a öyle bir girişiyor ki, aralarında Mimar Sinan’a ait yapıların da olduğu sayısız bina ortadan kalkıyor. Dergide verilen listede o kadar çok cami, mescit, hamam, çeşme var ki şaşırırsınız; hatta o yıllarda bir saray bile yıkılıyor yol genişletmek için. Sonuncu yol açma kampanyası Tarlabaşı’nın yarısını dümdüz edip bulvar açan Bedrettin Dalan dönemi. Şimdi o yıkımdan kurtulan binalar da kentsel dönüşümün iştahına kurban gidiyor, o da ayrı mesele.

Bütün bu yıkımların ortak söylemi ise kenti ‘köhne ve harap’ yapılardan temizlemek. Tıpkı bugünkü kentsel dönüşüm projeleri gibi... Kentin daha modern, daha güzel gözükmesi, ulaşımın düzeltilmesi, trafiğin çözülmesi, artan nüfusun konut ihtiyacının giderilmesi, yeni yaşam alanlarının açılması, İstanbul’un gelişip zenginleşmesi gibi gayet yüce amaçlar söz konusu. Nihayetinde bugün sahip olduğumuz o az sayıdaki park da, açılsa da rahatlasak diye beklediğimiz konser salonu da, deniz manzaralı stadyum da, bir türlü sığışamadığımız geniş caddeler de, hepimizin içinde yaşadığı şekilsiz apartmanlar da bu yıkım/yapım kampanyalarının ürünü. Ama bunlar için ödenen esas bedel ancak yıllar sonra yapılan değer tespitiyle belli oluyor.

Köhne, yıkık dökük, terk edilmiş, işe yaramaz diye gözden çıkartılan binaların aslında kentin kimliğini oluşturduğu onlar ortadan kaybolunca, kültürel birer miras oldukları sayıları iyice azalınca fark ediliyor. 50’lere kadar bir şekilde gelebilmiş geleneksel sivil mimarinin, yani çoğu ahşap evlerin ve konakların, her tür yıkıma izin çıkıp, kat sayısı arttıktan sonra yirmi yıl içinde tamamen yok olduğunu bilmek insanın tüylerini ürpertiyor. Ahşap binaların nesli tükendi, her mahallede hiç değilse müzelik olsun bir tane bile kalmadı.

Tarlabaşı’ndaki muazzam sivil mimari yapı stoku da şimdi Dalan’ın çim biçme makinesinden daha kibar bir operasyonla silinip gidiyor.

Bugünün gözüyle eciş bücüş bulduğumuz apartman denizi de yakında tamamen yenilenecek; ileride birileri İstanbul’un kırmızı kiremitli evleri ve bu ‘be te be’ kaplı apartmanları için ağıt yakar mı... belki yakar.

İster AKM gibi konser merkezi, ister sıradan bir apartman olsun; göz kararıyla çirkin ilan edilip yıkıldıktan sonra hesabı sonraki kuşaklarla keseceğiz demektir. Bu hesaptan ne “Bana karışmayacaksınız” diyen Cemil Topuzlu, ne plancı Lütfi Kırdar ne de Menderes’in işaret ettiği yönde dozerlerini yürüten F. Kerim Gökay kazançlı çıktı. Her biri güçlü iktidarların temsilcisiydi, ama sadece kendi paşalarından, başvekillerinden aldıkları talimatla kör kazmayı omza vurup kentin sokaklarına döküldükleri için isimleri bugün eleştiri tahtasının ortasında yer alıyor.

Kentin yeni yıkım/yapım kampanyasına imza atanlar, belli ki bunun farkında değil. Belli olan başka bir şey de 30 yıl sonra tarihin ve İstanbul’da yaşayanların onlardan nasıl söz edeceği...