Sekiz çok şekerli kahve

Sabiha Sertel, 'Roman Gibi' adını verdiği anılarında 1920'lerden itibaren Türkiye'de gazetecilik yapmanın nasıl bir şey olduğunu anlatıyor.
Sekiz çok şekerli kahve

Uzun zamandır arkamdaki rafta bekleyen üç kitaptan birini, Sabiha Sertel’in anılarını anlattığı Roman Gibi'yi geçen ay okumaya karar verdim. Diğer ikisi kocası Zekeriya Sertel’in imzasını taşıyan ‘Hatırladıklarım’ ile ortak yazdıkları ‘Davamız ve Müdafaamız’. Benim Roman Gibi’yi seçmemin sebebi büyük ihtimalle kocasından daha çok  30’larda ünlü bir gazeteci olmayı başaran Sabiha Sertel’i merak etmem. Bunda Sabiha Sertel’i bir roman kahramanına dönüştüren İsmail Güzelsoy’un o güzel kitabı Değmez’in de etkisi olmuş mudur? Olmuştur.

Romanın merkezindeki Faruk Ferzan’ın, yanında çalıştığı, daha sonra aşık olduğu ve onunla buluşmak için Sovyetler’e giderken uğrunda buzlu Aras nehrine gömüldüğü Süreyya adlı kadın, hikayesiyle Sabiha Sertel’in ta kendisi. Ve tabii ki aşka, şiire, mücadeleye inanan Faruk Ferzan da Nazım Hikmet’ten başkası değil…

Sabiha Sertel, ‘Roman Gibi’ adını verdiği anılarında 1920’lerden itibaren Türkiye’de gazetecilik yapmanın nasıl bir şey olduğunu anlatıyor. Tek partinin baskıcı yönetimi hiçbir eleştiriye tahammül göstermezken devletin tüm kurumlarını mükemmel bir denetim aygıtına dönüştürerek çatlak seslerin üzerine gidiyor. Cumhuriyet’i bir ‘burjuva demokratik devrimi’ olarak tanımlayan ve onun laik, modernleşmeci hamlesini destekleyen Serteller ne zaman eleştirel tavır takınsa, kendilerini hesap verirken buluyor.  Mesela, doğum kontrolü hakkında bir çeviri yazı yayımladıklarında “Cumhuriyet’in nüfus siyasetine aykırı” davrandıkları için savcılığa çağrılıyorlar.

Sabiha Sertel, 1930 yılının Ocak ayında Resimli Ay dergisinde Emin Türk adında bir öğretmenin ‘Köyümde Neler Gördüm?’ başlıklı yazısını yayımlıyor. Köydeki sefalet hakkındaki bu yazı üstüne tabii ki devlet aygıtı hemen harekete geçiyor. Emin Türk ile sorumlu müdür Behçet Bey’in tutuklu yargılandığı bir mahkeme kuruluyor.

Aynı sayıda yayımlanan ‘liderin psikolojisi’ konulu çevirisi nedeniyle Sabiha Sertel’in de yargılandığı dava, büyük ilgi görür. İkinci duruşmada Emin Türk’ün köylüleri, Resimli Ay ile dayanışma için salona gelen Hakkı Tarık Us, Mustafa Şekip Tunç ve Peyami Safa gibi dönemin önemli aydınlarıyla birlikte izleyici sıralarını doldurur. Duruşma pek parlak geçmese de büroya döndüklerinde Resimli Ay’ın deli dolu şairi Nazım’ın keyfi yerindedir. Hemen alt kattaki kahve ocağına seslenir, “Mehmet bize sekiz tane çok şekerli kahve getir.” Sorarlar, “Neden çok şekerli?” Nazım adeta sevinerek cevap verir: “Biz bugün bir zafer kazandık. Mahkemede köylü ve aydın birliğini kurduk. Yarın köylü ve işçi birliğini kuracağız.”  ‘Nazım’a göre bu kovuşturmanın tek önemli tarafı buydu” diye yazıyor Sabiha Sertel…

Ben tam da kitabın bu sayfalarını okurken, Can Dündar ve Erdem Gül’ün tahliye haberi geldi... Tam da ‘sekiz çok şekerli kahve’ durumu. Son yılların en büyük haksızlıklarından birinin telafisi, haber yaptığı için hapse giren iki gazetecinin özgürlüğüne kavuşması, insanda Nazımvari bir neşe uyandırıyor. Ama ne var ki burası Türkiye.... Daha şekerli kahvenin telvesi kurumadan, aynı günün gecesi bir başka haber geldi. Yazarımız Cengiz Çandar’a, Cumhurbaşkanına hakaret davası açılmıştı. Türkiye’nin en iyi gazetecilerinden biri, siyasi analizleri nedeniyle hakim karşısına çıkacak… İşte Sabiha Sertel’in de anılarında, biraz yadırgayarak andığı o neşenin çocuksu hali, bu uçuculuktan kaynaklanıyor. Nazım’ın inancı, umudu ne kadar güçlü olursa olsun, bu hikaye öyle kolayından mutlu sona varmıyor.

Türkiye yine tek parti dönemini aratmayan bir gerilim yaşıyor. Her tür eleştiri ya da devlet politikalarına uymayan yayın, yorum karşısında devlet mekanizmasını buluyor. 1930’lu yıllardan, Sertellerin Türkiyesi’nden bir farkımız kalmadı. O zaman açılan Resimli Ay davası, hafif mahkumiyetlerle tamamlanmıştı. Ama Sabiha ve Zekeriya Sertel çiftinin gazetecilik mücadelesi 1940’ların sonuna kadar sürdü. Tan Matbaası olayından sonra Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldılar.

Onlardan sonra geçen 70 yıl boyunca Türkiye’nin basın özgürlüğü bakımından daha iyi zamanları oldu. Ama şu vardığımız noktada, sanki çember tamamlanmış, her şey başa dönmüş, yaşanan onca şey boşa gitmiş gibi… Türk basın tarihinin çileli yolculuğu belli ki hala devam ediyor. İçinden Sertellerin, Nazımların, Can Dündar ve Erdem Güllerin, Cengiz Çandarların geçtiği, sayısız başka kahramanı da olan bir uzun hikaye. Bakalım ne zaman mutlu sona varacak…

 

 

http://www.radikal.com.tr/152830615283060

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.