Türk sinemasında taşraya dönüş

Yüksel Aksu ve Çağan Irmak, çocukluklarından beslenen filmleriyle bir Ege sineması yarattılar
Türk sinemasında taşraya dönüş

Yüksel Aksu, iğneyi içlerinden biri olmakla övündüğü Anadolu insanına batırmaktan çekinmiyor.

İki Ege filmi birer hafta arayla gösterime girdi. Önce Çağan Irmak’ın ‘Dedemin İnsanları’, bu cuma da Yüksel Aksu’nun yönettiği ‘Entelköy Efeköy’e Karşı’. Çağan Irmak büyük çıkışını Seferihisar’da geçen çocukluğuna döndüğü ‘Babam ve Oğlum’la yapmıştı, bir kez daha aynı sulara dönüyor ve yine büyük sofranın etrafında çoluk çocuk toplanan, kadınları da erkekleri de aynı derecede heyecanlı ve duygusal olan Egeli insanları anlatıyor. Ama bu kez o yörelerin ortak kimliğinde çok önemli bir mesele olan ‘mübadele’ye ağırlık veriyor.
* * *
Yüksel Aksu, ilk filmi ‘Dondurmam Gaymak’ı memleketi Muğla’da çekmişti. İkinci filmini de aynı yerlerde çekti, ama bu kez kasabadan çıkıp köye uzanmış. Uçuk kentli entelektüellerle uyanık köylüler arasındaki çatışmayı anlatıyor. ‘Dondurmam Gaymak’, amatör oyuncuları, şenlikli atmosferiyle çok kendine has bir filmdi ve hepimiz ikinci filmi merakla bekliyorduk. ‘Entelköy...’ daha pırıltılı, daha profesyonel olmakla birlikte ilk filmin bıraktığı yerden devam eden bir sinema anlayışının ürünü. Müzikler, kalabalık sahneler, dekorlarla daha ‘büyük’ bir film. Aksu, yine amatör oyuncuların doğallığından yararlanıyor, abartılı bir Ege şamatası oluşturup o parlak güneşin altında bir toplumsal dönüşüm hikâyesi anlatıyor. Aslında 70’lerin ‘halk kültürü’nden beslenip onu dönüştürmek isteyen ‘toplumcu’ sanat anlayışının gayet güncel bir uygulamasını gerçekleştiriyor. Hakkını teslim edelim ki bunu çok iyi yapıyor. Filmin antik metinlerdeki, hatta ‘köy seyirlik oyunları’ndaki koroya benzer anlatıcı bir grupla başlayıp bitmesi, Aksu’nun kendisinin de bir nevi meddah gibi üstelik filmin yönetmeni kimliğiyle o koroda anlatıcı rolünü üstlenmesi gayet harika. Finalde konuyu toparlayıp alenen ‘mesaj’ vermeye girişmese daha da harika olurdu, o ayrı.
* * *
Zaten filmin sorunu varsa eğer, mesajın dozunu kaçırması olmuş. Yine de Marksist analizini yapıp köylülerin yüzüne artık toprağa bağlı o eski köylüler olmadıklarını söyleyen ve onları tekrar köylü olmaya çağıran, üstelik bunu kentli burjuvaları örnek göstererek yapan filmin bu mesajları gayet ikna edici. Daha önemlisi ise Yüksel Aksu’nun o bildik, o yalandan ‘saf ve temiz köylüler’ romantizmine kendini kaptırmaması. 80’lerden kalma ‘enteller’ klişesinden medet ummak yerine, bizi ters köşeye yatırıp iğneyi içlerinden biri olmakla övündüğü Anadolu insanına batırmaktan çekinmemesi.
* * *
Türk sinemasında Anadolu’yu anlatan çok film çekildi, ama bunların çoğu Doğu’da geçerdi. Bir Doğu hikâyesi anlatmak, feodalizme, töre belasına dair büyük sözler söyleme imkânı verir... O köy filmlerinin çoğunda temel hedef buydu. Son 10 yılda Türk sineması yönetmenlerin çocukluk özlemiyle tekrar Anadolu’ya açılmaya başladı. Çağan Irmak ve Yüksel Aksu’nun Ege filmleri işte bu tür memlekete dönüş hikâyeleri aslında. Onlara ‘Süt’ ve ‘Yumurta’yla Semih Kaplanoğlu’nu da ekleyebiliriz. Bir de ‘Pandora’nın Kutusu’ (Yeşim Ustaoğlu), ‘Sonbahar’ (Özcan Alper) gibi filmlerle yürüyen Karadeniz damarı var. 90’larda büyüyen sanatçılar, şimdi kendi hikâyeleriyle birlikte o unutamadıkları doğaya, insanlara, kasaba ve köylere gidiyorlar. Gücünü içtenliğinden alan bu filmler için sinemamızda ‘taşraya dönüş’ filmleri diyebiliriz. 


Eleştiri, en altta ve en küçük!
Art Review dergisinin kasım ayı kapağına galerici bir arkadaşım dikkatimi çekti. Her yıl olduğu gibi yine sanat dünyasının en güçlü 100 ismini seçmişler. 1 Numarada Çinli sanatçı Ai Weiwei var. Kerli ferli eleştirmenler ise listenin en sonlarında bir yerlerde. Daha matrağı derginin kapağı. Yukarıdan aşağıya gittikçe küçülen harflerle grupları yazmışlar. En yukarıda kocaman ‘koleksiyoncu’ var, sonra ‘galerici’, üçüncü sırada ise ‘sanatçı’... En sonda, en küçük ve hatta çerçevenin dışına düşecekmiş de zorla konmuş gibi biraz kenara itilmiş vaziyette ‘eleştirmen’ yazıyor.
Contemporary İstanbul Fuarı’nda benim moderatör olduğum bir oturumda da bu mesele konuşulmuştu.’Eleştirinin krizi’ bütün dünyada gündemde. Amerika’da da artık Clement Greenberg gibi çok etkili eleştirmenler yok ve hepimiz biliyoruz ki bir daha da olmayacak. Bunun postmodern dönemde karizmatik entelektüelin önemini yitirmesi, yazının demokratikleşmesi filan gibi gelişmelerle epey alakası var. Ama sanat piyasası bu kadar büyürken, koleksiyoncunun da, sanatçının da, izleyicinin de ‘bilgiyi’ üreten eleştirmene gittikçe daha az ihtiyaç duyuyor olmasında tuhaf bir şey var. Katıldığım oturumda bunları anlatan Hasan Bülent Kahraman’ın verdiği bir örnek, yeni eleştirmen çıkmamasından yakınanlara gayet basit bir şeyi hatırlatıyordu: “Bir sergide galerici 100 bin dolarlık on eser sergiliyor. Toplam bir milyon dolarlık bir değer el değiştirirken, bunu belgeleyen, değerlendiren eleştirmene katalog yazısı için 100 lira teklif ediyorlar.”
Aramızda bu tuhaflığı konuşurken Radikal’in sinema yazarlarından Şenay Aydemir, ilginç bir yorumda bulundu: “Sanat endüstrisi, daha çok ve daha pahalı satacağı, popüler işlerin önünü kesecek yazarları istemiyor...” Yoksa haklı mı? Eleştirmen, piyasaların tekerine çomak soktuğu için mi her gün biraz daha oyunun dışına itiliyor?