Ve kader ağlarını örmüştü

Bir fotoğrafçı kıza âşık olan imamın hikâyesini anlatan 'Hayalname' ile Irak'ta opera yapmak isteyen İsviçreli mimarı anlatan 'Hastalıksız Adam' kader hakkında çok farklı iki roman.
Ve kader ağlarını örmüştü

Süleymaniye Camii’nin avlusunda ölmüş annesini düşünüp aptes alan ilahiyat fakültesi öğrencisi biraz sonra, fotoğrafını çeken renkli gözlü kıza âşık olur.

‘Hayalname’ işte böyle başlıyor. Sonra sanki birbirine bağlı üç ayrı hikâye gibi ilerliyor ve insanı şaşırtan kaderci ve kederli duygusallığıyla küçük Anadolu köylerini, kentlerini dolaşıyor. Genç yazar Harun Candan’ın ilk romanı bu; yeni romancı keşfetmekte rakip tanımayan İletişim Yayınları’ndan çıkmış olması bizi şaşırtmıyor. Kitabın ilk sayfalarında, İstanbul’a okumaya gelmiş, başka da bir şey bilmediğinden babası gibi imam olmak ihtimaliyle ilahiyata girmiş, dindar genç bir adam var karşımızda. ‘Hayalname’, aşk neşesiyle başlıyor ve muhafazakâr dünyadan gelen genç adamı gayet kentli bir dille anlatmaya koyuluyor. Gizem’in renkli gözlerine beyaz tenine, başına buyruk hallerine ve kendisine yönelik ilgisine âşık olan kahramanımız bir türlü dostluktan öte bir kıvam tutmayan ilişkilerine isyan ettiğinde roman ilk kırılmasını yaşıyor. 

Artık kahramanımız Anadolu’da bir köy camiinin imamıdır. İçindeki aşk acısının tesellisini uzun doğa yürüyüşlerinde aramaktadır. Ve bir gün, köye gelen gizemli bir şişkonun ortaklık teklifini kabul edip, define bulmak üzere terk edilmiş kaleyi kazmaya başlar. Kitap işte buralarda hızlı bir macera romanına, kahramanın gittikçe ağlara dolandığı bir polisiyeye dönüşüyor. Hikâye finale doğru ilerledikçe iyice anlıyoruz ki o ağlar, kaderin ağlarıdır... Aşktan kaçıp tuhaf bir maceraya düşen, polisten kaçarken yanında dilsiz bir kızla Anadolu’yu gezmeye başlayan kahramanımızın hikâyesi sonlara doğru Anadolu’nun talihsiz iyi adamlarının tanıdık hikâyelerine benzemeye başlıyor. Hani adamakıllı ‘Yozgat Blues’ filminin atmosferi kazanıyor diyelim...

Harun Candan’ın romanı kader üzerine, insanın bir gün kaderine teslim olması gerektiği üstüne bir kitap. Yaşamanın güzel olduğuna ve belki de kaderin bütün ettiklerine direnecek gücü bu sayede kendimizde bulabildiğimize dair bir roman.

Hollandalı yazar Arnon Grünberg’in romanı ‘Hastalıksız Adam’ ise kadere daha fazla teslim olan bir hikâye anlatıyor sanki. Daha önce Tirza adlı romanında bize o tuhaf, soğuk yayınevi editörünün berbat hikâyesini anlatarak kalbimizi kazanan Arnon Grünberg yine kuzeyden hikâyeler anlatmayı sürdürüyor. Bu sefer kahramanı, Hindistan kökenli İsviçreli bir mimar olan Samarendra Ambani. Genç Samarendra hırslı bir mimar, İsviçrelilerden daha İsviçreli bir Avrupa vatandaşıdır. Ne var ki opera yapacağım diye gittiği Irak’ta işler sarpa sarar ve kendisini hapishanede işkence görürken bulur. Neyse ki oradan kurtulacak, ülkesine dönecek ama bu kez bir ‘kütüphane ve sığınak’ projesi yapmak üzere gittiği Dubai’de başı büyük belaya girecektir.

Grünberg kitabının ilhamını, Ortadoğu’nun tekinsizliği karşısında Batılıların kapıldığı o sonsuz endişeden almış. Batılı profesyonellerin hâlâ Doğu hakkında oryantalist düşleri var. Tuhaf zenginlikleri ve ölçüsüzlükleriyle büyük kazançlar vaat eden bir yer orası. Ya da orada burada patlayan bombalar, kanunsuz nizamsız işler, işkenceci polisler ve düzmece mahkemeleriyle bir korku imparatorluğu.

Grünberg’in İsviçreli kahramanının Hintli olması, Batılı kimliğe bir farkındalık katıyor. Batılı yaşam tarzının düşünce biçimini Samarendra’nın zihninden dünyaya bakarak görüyoruz. Yani Grünberg, Avrupa’ya yaşam biçimlerine, aile ilişkilerine vurmaya bu kitabında da devam ediyor. Ne var ki kitabın derdi ne olursa olsun, okuyucunun içine Doğu’ya dair meşhur önyargıları çağrıştıran başka dertler saldığı da ortada. Doğulu karakterleri, umutsuz finali, Samarendra’nın İsviçreli sevgilisinin ve ortağının bile ikna olduğu komplo ile kitap bizi o bildik ‘Doğunun dehşeti’ duygusuna götürüyor. İşin daha fenası, göçmen kökenli kahramanına da yeterince şefkat göstermiyor ve onu adeta İsviçrelileşmeşe çalışan bir Hintli olarak cezalandırıyor. Arada kalmışlığını kötü bir kader gibi yaşıyor ve bizimle vedalaşıp gidiyor.