Venedik Bienali'nde Türkiyeli 10 imza

Bu yıl Venedik Bienali'ne Türkiye'den görülmemiş bir katılım yaşandı. Türkiye kökenli çok sayıda sanatçı çeşitli sergilerle yer alıyordu. Ana sergide, paralel sergilerde ve farklı ulusal pavyonlarda 10 sanatçı ve küratör, dünya sanatına kendini gösterme fırsatını gayet iyi kullandı
Venedik Bienali'nde Türkiyeli 10 imza

1999’da Venedik Bienali’ne ilk gittiğimde, uluslararası sergide ve muhtemelen bütün Venedik’te Türkiye’den tek bir sanatçı vardı. Kutluğ Ataman’ın Peruk Takan Kadınlar adlı etkileyici işini izlerken, salondaki tek Türk ziyaretçi de bendim. Yıllar sonra çember tamamlandı, bu bienalde de Kutluğ Ataman’ın bir işi vardı. Ama bu kez ne sanatçı olarak Ataman ne de izleyici olarak ben, yalnız değildik.

Venedik Bienali uzunca bir süredir Türkiye sanat dünyasının mutlaka görmeye çalıştığı bir etkinlik. Küratörler, sanatçılar, koleksiyoncu, müzeci ve gazetecilerden oluşan hatırı sayılır bir Türkiyeli kalabalığı bulunuyor bienalde. Bunun Türkiye sanatının daha fazla dünyalı olmasıyla da, Türkiyeli sanat meraklılarının dünyayı umursamasıyla da, zenginleşmeyle de alakası var. Ama en önemlisi, Türkiye’de çağdaş sanatın çok daha dinamik ve çok daha iddialı olması. Türkiye bienalin sadece izleyicisi değil, katılımcısı. Türkiye’nin uzun süreli bir sabit pavyonu olması işin sadece bir yanı. Daha da önemlisi kendiliğinden buradaki ana sergiye, paralel sergilere katılan, olmadı kendilerine en iyi yerde kişisel sergi açan sanatçıların varlığı.

Cem Erciyes yazdı. "Ölüme karşı yaşam: Türkiye Pavyonu soluk alıp veriyor"

56. Venedik Bienali’ne Türkiye’den görülmemiş bir katılım yaşandı. Türkiye Pavyonu ve Sarkis’in sergisinden söz etmiştik. Şimdi sıra diğer sanatçılarda.

KUTLUĞ ATAMAN, SAKIP SABANCI’NIN PORTRESİ
Kutluğ Ataman 2000’li yıllarla birlikte parlayan Türkiye’nin en önemi uluslararası yıldızı. Sinemacı ve güncel sanatçı. Geride kalan 15 yıl içinde dünyanın neredeyse bütün önemli sanat ödüllerini ya aldı ya aday oldu desem pek abartmış sayılmam. Türkiye’de yakın bir zaman önce sergilenen bu işiyle ilgili epey yazıldı çizildi. Bu devasa teknolojik heykel, Arsenale’de geniş bir salonda sergileniyor. Binlerce küçük ekranda belirip kaybolan vesikalık fotoğraflara Türkiye dışında bakmanın daha başka bir yanı var. Sanki işin Türkiyeli yanı burada daha da görünür oluyor. Hele Ataman’la aynı salonda sergilenen bir başka ünlü sanatçı, Chris Martin’in ‘Passengers’ adlı fotoğraf serisine baktığınızda bu daha da belirginleşiyor. Sakıp Sabancı’nın Portresi, sahip olduğu teknoloji, yerleştirmesi, boyutları ve tabii ki içeriğiyle bienalin hemen izleyiciyi yakalayıp kendine bağlayan işlerinden biri oldu.

MERİÇ ALGÜN RINGBORG: EN GENÇ YILDIZ
Venedik’te Okwui Enwezor’un küratörlüğünü üstlendiği Dünyanın Bütün Gelecekleri sergisine Kutluğ Ataman ile birlikte katılan ikinci Türkiyeli sanatçı. 32 yaşındaki Ringborg. Sergiye ‘Souvenirs From The Landlocked’ adlı işiyle katılıyor. Sanat alanında yüksek lisans yapmak için gittiği Stockholm’de kalmış, orada yaşıyor.  Gemici olan dedesinin, dünyanın dört bir yanından getirdiği eşyalardan bir oda oluşturmuş. Hem gemi hem ev, hem kişisel hem küresel, kara ile deniz, taşınabilir olanla olmayan arasında gidip gelen ilgi çekici bir iş. Devasa limanlar, gemiler, konteynerler arasından sıyrılıp deniz taşımacılığı ve küresel kapitalizm hakkında böyle kişisel ve kırılgan bir dünya kurarak sözünü söyleyebildiği için dikkat çekici. Belli ki kendisi geleceğin büyük yıldızı olacak. Bienal sırasında buluşup işi hakkında konuştuk. ‘Bana en büyük katkıyı İstanbul Bienali’nde geçirdiğim altı ay yaptı’ diye anlattı.

Benim için en büyük okul İstanbul Bienali oldu


AHMET GÜNEŞTEKİN: MİLİON TAŞI
Sanat dünyamızın en çok konuşulan ismi Ahmet Güneştekin, Venedik Bienali’ne kelimenin tam anlamıyla bir çıkartma yaptı. Geçen Bienal’de Arsenale yakınlarında bir yapıda, Kürt meselesine, farklı dillere ve baskıcı devlete dair video ve farklı işlerini sergilemişti. Bu kez de yeni işlerle Venedik’te. Erkek egemen söylemi eleştiren, bunu yaparken İstanbul’un kimliğinden ve çağrışımlarından da güç alan bir sergi. Dolayısıyla politik olarak doğru, küresel olarak cazip. Güneştekin’in kendine özgü bir resmi olduğu muhakkak. Ve bu resmi seven, ona değer verenlerin olduğu da öyle… Sultanahmet’teki Milion Taşı’ndan esinlenerek yaptığı taş heykel, sanıyorum bu tür bir malzemeyle ilk çalışması. Kostantiniye adlı enstelasyonu ise resimlerinde sıklıkla kullandığı malzemenin heykele dönüşmüş hali. Yenilik ve şaşırtıcılık arayışı taşıyan, Güneştekin’in kendi resmini gösterme olanağını da kullandığı bir sergi bu. Yani, Güneştekin resmini seviyorsanız beğenirsiniz. Ben Emre Arolat çapında bir mimarın, ismini vermek dışında bu sergiye nasıl bir katkıda bulunduğunu anlamadım, bunu da not düşmeliyim…

Güneştekin sergisiyle ilgili söylenmesi gereken esas şey, sanatçının eşi benzeri görülmemiş bir tanıtım ustası olduğunu bir kez daha kanıtlaması. Venedik’in en işlek yerinde görkemli bir yer tutması, Türkiye’nin en etkili köşe yazarları ve magazin gazetecilerinden bir ekiple Bienal’e katılması, ABD’den Türkiye’ye işinin uzmanı galeri ve dealer’lar ile çalışması, güçlü sponsorları olması, işe Kültür Bakanlığı’nı yani devleti de dahil edebilmesi onun kendini göstermek için hep ‘büyük’ oynamayı sevmesiyle alakalı. Neticede hakikaten ‘görünür’ durumda. Venedik’teki sergisi onun dünya sanat çevrelerinin dikkatini çekmesini ne kadar sağladı bilmiyorum, ama Türkiye gündemindeki yerini korumasını sağladı. Hatta Türkiye medyasında Sarkis’ten bile daha fazla haber olduğunu söyleyebiliriz...

YAŞAM ŞAŞMAZER VE ERDAĞ AKSEL CAM DÜNYASINDA
İki farklı kuşaktan çok iyi sanatçı aynı sergide buluşmuş. Yaşam Şaşmazer’in, Berlin’den Venedik’e, bir sergiye katılmak için geldiğinden kendisiyle karşılaşınca haberdar olduk. Gerçi Murano adasındaki sergiye gitmek mümkün olmadı. Ama Glastress 2015 adlı sergiye Erdağ Aksel’in de katıldığını öğrendik. St. Petersburg’daki Hermitage müzesi tarafından Gotik sanat ile güncel sanat arasında ilişki kuran ve bunu da yıllardır cam üretiminde kullanılan bir alanda gerçekleştiren ilginç bir sergi…

BEDRİ BAYKAM VE DENİZHAN ÖZER
Sanatçı ve küratör Denizhan Özer’in parçası olduğu Nine Dragon Heads adlı insiyatifin düzenlediği bir sergi bu. 1995 yılında Güney Kore’de kurulan Nine Dragon Heads, bu ülke hükümetinin desteklediği bir oluşum. Jump into the Unknown adlı sergiye Bedri Baykam, bizde epey fırtınalar kopartan Boşçerçeve çalışmasıyla katılıyor. Baykam ünlü çerçevenin, bir yüzü klasik sanata, diğer yüzü bugüne dönük “EmptyFrame/Fast Forward History” başlıklı yeni bir yorumunu yapmış. Denizhan Özer ise mülteci meselesine dokunuyor. İngiltere’de yaşayan sanatçı burada kaçak göçmenlere verilen bir belgeyi alimünyum levhalar haline getirerek sergiliyor. Söz konusu sergi, İstanbul Bienali’nin tanıtım toplantısının da düzenlendiği tarihi bir yapı olan Palazzo Loredan dell’Ambasciatore’un giriş katında izleyiciyle buluşuyor. Bu sayede toplantıya gelen pek çok Türkiyeli sergiyi gezmiş oldu ve Bedri Baykam’ın boş çerçevesiyle bol bol fotoğraf çektirdi.

 

HERA BÜYÜKTAŞÇIYAN ERMENİ PAVYONUNDA
St Lazzaro adasındaki Ermenistan Pavyonu, benim için bu Venedik seferinin en unutulmaz tecrübesi oldu. Sarkis’in de çok güzel işlerle katıldığı sergiye diyasporadan sanatçılar davet edilmiş. Adı ‘Armenity’ (Ermenilik). Burada yeni işlerini gördüğüm Hera Büyüktaşçıyan kesinlikle takip edilmesi gereken önemli bir sanatçı. Letters From Lost Paradise (Kayıp Cennetten Mektuplar) ve The Keepers (Muhafızlar) adlı iki yeni işle sergiye katılmış. St Lazzaro adasındaki manastıra yayılan sergide Büyüktaşçıyan’ın ‘dil’ ile ilgili bu işine bir zamanlar Lord Byron’ın Ermenice çalıştığı oda ayrılmış. Ermenice yazıp okumayı hatırlamaya çalışan sanatçı, harfleri birer simgeye dönüştürüyor, görünür kılıyor. Gıcırtılarla inip çıkan harflerin bulunduğu masa, daktilo ya da baskı makinesini çağrıştırıyor. Ama bu harflerin havaya, yani boşluğa doğru çaresiz bir basım hali içinde olduğunu da söylemek mümkün... Biraz da çaba göstererek fark edebileceğiniz ‘The Keepers’ ise ürpertici. Odadaki bir eski Mısır mumyasından esinleniyor. (Evet bu manastırda böyle şeyler de var.) Mumyanın eli, avucunda sımsıkı tuttuğu Ermenice harflerle kitapların arasına gizlenmiş duruyor. Bütün duvarı kaplayan kütüphanedeki eski ciltlerin arasında çok sayıda el ve Ermenice harfler var…

 

Sanatçı Yane Calovski...

MAKEDONYA BAŞAK ŞENOVA’YA EMANET
Türkiye Pavyonu’nun bulunduğu binadaki küçük bir alanda da Makedonya Pavyonu var. Mekan düzenlemekte ne kadar usta olduğunu bildiğimiz Başak Şenova, bu serginin küratörü. Daha önce başka bir mekandaki Türkiye Pavyonu’nun da küratörlüğünü üstlenmişti. Şenova, sanatçılar Hristina Ivanovska ve Yane Calovski’nin inanç meselesiyle ilgilenen işlerini 12. Asırdan kalma St. Gjorgi adlı küçük bir kiliseden esinlenen bir mekan inşa ederek sergiliyor. İki sanatçı, günümüzde inancın sosyo politik yanını tartışan çeşitli işlerle sergide yer alıyor.