Yavaşla, polis var!

Türkiye yollarının tuhaf raconlarından biri de diğer arabaları trafik polisine karşı uyarmaktır. Çünkü burası devletin polisine ve hukukuna bir türlü güvenemeyen insanların ülkesidir

Şehirlerarası yolda kaptırmış gidiyorum. Önümdeki kamyoneti sollayıp geçerken şoför dışarıya taşan kolunu kaldırıp aşağı yukarı sallıyor. Biraz ileride trafik kontrol noktasını görünce fark ediyorum ne demek istediğini, “yavaşla polis var”.

Aslında öyle hız sınırını filan aştığım da yok. Ama önümdeki arkadaş, İstanbul plakalı bu arabayı dostça uyarıyor; her zamanki yerinde bekleyen polise karşı hemen bir dayanışma oluşuyor. Karşı yönden gelen arabaların selektör yaparak, önde gidenin el ederek diğerlerini polise karşı uyarması eskiden beri bu memleketin tuhaf yolculuk raconlarından biri. Polisin aslında bizi korumak için var olduğu, trafik kontrol noktalarının da bayram facialarını engellemek için filan kurulduklarını tabii ki hepimiz biliyoruz. Tıpkı bu ülkede polisin korkulan ve uzak durulan bir şey olduğunu bildiğimiz gibi. Bayramın ikinci günü Murat Belge Taraf’taki köşesinde yazmış, “Bizim gençliğimizde Türk polisinin değişmez bir görevi vardı, Komünist yakalamak” diye. Polis Türkiye’de öncelikle ve uzun yıllar devleti koruma vazifesine dört kolla sarılmış ve onun simgesi olmuştu. Hırsızı uğursuzu belki yakalar, mağduriyetleri bazen engellerdi ama devletin ve milletin bekası uğruna her daim çalışır bunu kararlılıkla sürdürürdü. Aynı gün Radikal’de de Orhan Gazi Ertekin, Ezgi Başaran’a şunları söylüyordu: “Türkiye’de yargı bir kamu alanı olarak değil bir devlet alanı olarak kurulmuştur.”

Yargının halktan, toplumdan önce devlete sadık kaldığı bir ülkede tabii ki kolluk güçlerinin varoluş sebebi ve en birinci vazifesi de bu olacaktır. Dolayısıyla polis, Türkiye’de çok uzun zamandır hep politik bir kurum olarak algılanmıştır ve son günlerde olan bitenlerden anlaşılıyor ki öyle de algılanmaya devam edecektir.

Batıda insanların polise güven duydukları ve gerektiğinde yardımcı oldukları sıkça söylenir durur. Gerçekten öyle mi bilmiyorum, ama bana makul geliyor. Hukukun üstünlüğünün sağlandığı, anayasal kurumların tıkır tıkır işlediği, insanların hiç değilse yazılı hukuk üzerinde asgari müştereği sağlayıp uzlaştığı ve hayatını ona göre yaşayabileceğini bildiği bir ülkede polis de tüm bu sistemin güvencesi olarak olumlu bir algının odağında durabilir. Ama hukukun bir öyle, bir böyle uygulandığı, hep tartışıldığı, bütün kurumların devleti kontrol edenlerin enstrümanlarına dönüştüğü bir ülkede polis de düşman gibi algılanır. En temelde toplumsal dayanışmanın da kırıldığı ve aslında herkesin birbirine karşı temkinli davrandığı, barışı az çatışması çok bir ülke olmakla da fena halde ilgilidir tüm bunlar. Ne de olsa bu ülkede en basit adli olayda bile ‘kimse duymaz, bilmez, görmez’ ve ‘şahit yazılmamak’ maharet sayılır…

Dünün haberi: 22 Temmuz Operasyonu’nda göz altına alınan anlı şanlı emniyet amirlerinden biri, Gaffur Ataç, salıverilirken gözaltı koşullarından şikayet etmiş. "Kanunsuz ve hukuksuz bir şekilde gözaltına alındık. 8 gün gözaltında kaldık; bir eşya muamelesi gördük. Psikolojik baskı gördük. Beklediğimiz asgari insani muameleydi…” demiş. İnsan bu satırları okuduğunda, ‘terörle mücadele’ şubelerinde filan görev yapmış, yükselip amir, müdür vs. olmuş polislere ne diyeceğini bilemiyor. Evet, ‘insanca muamele’ hepimize gerekiyor. Devlete, cemaate, partiye, başbakana değil hukuka, topluma sadık polisler, hakimler de gerekiyor. Gücü gücüne yetenin egemen olduğu, iktidar kavgasının polisler ve hakimler üzerinden yürütüldüğü bir memlekette tabii ki kimse kendini güvende hissetmiyor ve tabii ki ‘güvenlik güçleri’ evlerden uzak bir mevzuu olarak toplumsal hafızadaki yerini daha da derinleştiriyor.

İşte böyle bir şey, tatlı bir yol hikayesi bile aslında memleketin derin meselelerinden azade değil.