Yazar nasıl bağımsız olsun?

Sanat dünyası piyasa oldu, bu piyasadan en az pay alanlarlar ise yazarlar

Sanat eleştirisi ve yazarlığı üzerine yeniden bir tartışma başladı. Geçen hafta Radikal’in sanat sayfalarında Serkan Özkaya’nın ‘yaşasın eleştiri’ ve Ali Akay’ın ‘sanat yazarlığı ölmedi, form değiştirdi’ diyen iki yazısını yayımladık. Bir de Ali Artun’un e-skop.com’da yayımlanan ‘Eleştiriden İstifa’ başlıklı yazısını okumakta yarar var.

Ben kaldığım yerden devam etmek niyetindeyim. Sanat piyasasının yazarla ilişkisi nasıl? Belki de en önemli soru ve sorunlardan biri bu. Sanat dünyası yirmi yılda çok değişti. Artık genç sanatçılar için bir galeriyle çalışmak, işlerini satmak, uluslararası sergilere katılmak geçmişle kıyas kabul etmeyecek derecede mümkün. Galeriler, müzeler, kar amacı güden ya da gütmeyen başka sanat kurumları, buralarda çalışan sanat profesyonelleri, küratörler, yazarlar, koleksiyonculardan oluşan büyük bir sanat dünyası söz konusu. Bu dünyada üretilen eserler, açılan sergiler, projeler, etkinlikler takibi güç bir çokluk oluşturuyor. Bu çokluğun kayda geçmesi, yani sanat dünyasının sevdiği gibi söylersek ‘dökümante edilmesi’ işi ise önemli ölçüde yazarlara düşüyor. Sanat yazarlarının dergi, gazete hatta internet sitelerinde yazdıkları gelecekte ‘sanat tarihi’ yazacakların en büyük kaynağı oldu ve olacak, bunu herkes gayet iyi biliyor. Bunlara sipariş üstüne kaleme alınan katalog yazılarını da ekleyebiliriz. Bütün bu yazılar yapılan işi okuyup anlamlandırarak izleyiciyle sanatçı arasında önemli bir köprü kuruyor.
Çağdaş sanatın alınıp satılır bir alan olmaya başlamasıyla ortaya çıkan yeni koleksiyoncu kuşağı için yazarlar ne kadar önemli gerçekten bilmiyorum. Yukarıda özetlemeye çalıştığım sebeplerin farkında olan galericiler de var. Ama bütün aktörler içinde sanat piyasasının ürettiği değerden en az pay alan kesim yazarlar. Tek bir resmi 100 bin dolara satılan yabancı sanatçıların sergileri bile açılıyor artık İstanbul’da. Milyon dolarlık resmin sergilenip, el değiştirdiği bu sergilerin ‘katalog yazısı’nı yazan kişinin eline 1000 TL bile geçmiyor çoğu kez. (Düşünün ki, sanat eleştirmenleri derneği AICA’nın belirlediği ve piyasaya kabul ettirmek için uğraştığı fiyat bu, 1000 TL…) İşin para kısmının şöyle bir önemi var: sanat yazarının sadece bu işi yaparak geçinmesi ne yazık ki mümkün değil. Yani bağımsız, kendi başına buyruk bir sanat yazarı tasavvur etmek bile zor.

Sanat yazarı, tıpkı tiyatro, edebiyat, sinema yazarları gibi çoğu kez kendi alanlarında başka işler de yaparak yaşayan kişiler. Günümüzde yazar/küratör gibi ikili bir kimliğin çıkmasında bunun da etkili olduğunu düşünüyorum bazen. Elbette küratörlük başlı başına entelektüel bir uğraş ve yazı da bunun bir parçası. Bu iş her yerde de böyle. Ama eğer yazarlık yeterince prestijli bir iş olsaydı, o parlak gençler bir yandan da küratörlük kariyeri yapmak için uğraşır mıydı? Ben çok şüpheliyim.

Sanırım esas problemimiz ‘sanat dünyası’nın gerçekten de yerini ‘sanat piyasası’na bırakmaya başlaması. ‘Nitelikli’ ve ‘yenilikçi’ işlerin kendini göstermesi gittikçe zorlaşıyor. Başta sözünü ettiğim o ‘çokluk’ içinde sesi en çok çıkan yani müze, galeri ve müzayede evi gibi güçlü kurumlar her şeyi belirlemeye başlıyor. Piyasası olan her şey gibi burada da ‘talep’ belirleyici olunca, fiyat her şeyin tek göstergesi halini alabiliyor. Garip ama bu noktadan itibaren galericisinden sanatçısına bir yandan bu düzeni inşa eden ama bir yandan da aslında kendi varoluşlarına aykırı bir gidişat içinde olduklarının farkında olan herkes durumun vahametinden söz etmeye koyuluyor. Bu vahim durum adeta ‘Türkiye’de eleştirmen yok’ parolasıyla ifade olunuyor ve o nedenle ‘eleştirmen ya da sanat yazarından ne anlıyoruz?’ sorusunu sormak farz halini alıyor. Cevabını bir sonraki yazıda arayacağız.