1 Kasım'a doğru: AKP'de "tasfiye" ve "bitiş"...

"AKP Triumvirası"nın son kongreyle birlikte ortadan kalkmasının, hem "simgesel" hem de "pratik" anlamda çok büyük önemi vardır.

Haftasonu yapılan AKP Kongresi’nde Ahmet Davutoğlu’nun genel başkan seçildiğini sanıyordum. Kongreyi izleyen etkili bir AB ülkesinin (genellikle Türkiye’yi kollamasıyla bilinen) birinin büyükelçisinden dinlediğim değerlendirme, aslında, Davutoğlu’nun kongrede “tasfiye” edilmiş olduğunu söylüyordu.

Söz konusu AB ülkesi büyükelçisi bunu şöyle söyledi:

“Kongre, Davutoğlu’nun, Gül’ün, Arınç’ın, Babacan’ın, Şimşek’in tasfiyesi kongresi oldu. başka bir deyimle, Erdoğan’ın bu isimleri tasfiye kongresi...”

Bir AB ülkesinin büyükelçisinin bu değerlendirmesi ile önceki gün Taha Akyol’un Hürriyet’te şu yazdığı satırlar örtüşüyordu:

“Yeni AKP, önceki dönemlere göre çok daha fazla Erdoğan’ın kontrolü altındadır. Partinin önde gelen isimlerinden eski bir bakan dün telefonda şunu söyledi:

‘Davutoğlu’nun ısrarla istediği isimlerden bir teki bile listeye giremedi. Kesinlikle istemediği belirli isimlerin ise tamamı listeye girdi.’

Milletvekili aday listesinin de böyle olacağı bellidir.”

Büyükelçi’nin AKP Kongresi’nde Erdoğan’ın “tasfiye” edilmiş olanların başına Davutoğlu’nu yerleştirmesinden kastettiği, partinin ileri gelenlerinden “eski bakan”ın söyledikleriye doğrulanmış oluyor.

Ayrıca, Etyen Mahçupyan da Tayyip Erdoğan’ın MKYK listesine müdahale ettiğini CNN Türk ekranında anlattı. Mahçupyan, önce “kadrolu”, daha sonra “gönüllü” hizmet verdiğini açıklamış olduğu Davutoğlu’nu “Partinin içerisinde teşkilatla ilişki içerisine girmiş, kendi tabanı olan biri değil” diye tanımladı.

Erdoğan’ın Davutoğlu’nu “hiçleştiren” müdahalesini “siyaset sosyolojisi”yle açıklamak için çaba gösteren Mahçupyan, Erdoğan için ise, “Müdahalesiyle de aslında ne kadar vazgeçilmez olduğunu” gösterdi dedi ve şunları da ekledi:

“Başta Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun verdiği bir MKYK listesi vardı. O liste parti sosyolojisinde tepki uyandırdı... Dolayısıyla da müdahale edildi.”

AKP’nin son kongresi gerçekten de bir “Tasfiye Kongresi” oldu. Partinin “kurucu A takımı” tasfiye oldu. Abdullah Gül ve Bülent Arınç.

Bu durum, Bülent Arınç’ın yaktığı “eskiden ‘biz’dik, artık ‘ben’ olduk” şeklindeki “ağıt”tan da anlaşılabiliyordu.

Bir siyasi parti, ister iktidarını sürdürürken, isterken iktidardan uzaklaşmasının eşiğindeyken olsun; eğer “kurucu lider kadrosu”nu “tasfiye” ediyorsa, bunun anlamı açıktır:

Şudur: “Tek Adam enstrümanı”na dönüşmüştür. Bununla birlikte, iktidar öncesi sahip olduğu “misyon”u da artık kaybetmiştir.

Abdullah Gül ve Bülent Arınç, Tayyip Erdoğan ile birlikte AKP’nin “kurucu Triumvira”sını temsil ediyorlardı. (Bunların arasında bir dönem Abdüllatif Şener de vardı. Dörtlü idiler. Ama “Triumvira” korunduğu ölçüde, dört numaranın firesi çok dikkat çekmemiş ve önemsenmemişti.)

“AKP Triumvirası”nın son kongreyle birlikte ortadan kalması, hem “simgesel” hem de “pratik” anlamda çok büyük önemi vardır. Kaldı ki, onlarla birlikte Ali Babacan ve hatta Mehmet Şimşek’in de “tasfiye”den nasiplerini aldıkları söylenebilir.

Bu son iki isim (özellikle ilki) AKP’nin seçim başarılarının anahtarı sayılan “ekonomide başarı”yı temsil ediyorlardı. Nitekim, Mehmet Şimşek, durumu şu sözlerle “açık” etti:

“Türkiye’de siyasi belirsizlik uzun süre devam ederse, mali disiplin buna dayanamaz. Şu anda Türkiye’nin tek çıpası var. Siyasi istikrar yok, Avrupa Birliği yok, bir tek mali disiplin var.”

Şimdi, AKP ‘nin “Kurucu Triumvirası” ile birlikte Ali Babacan’ın rolünün noktalanması, Mehmet Şimşek’i de kaçınılmaz olarak beraberinde sürükleyeceği için “mali disiplin”in devamı da pek zor.

Babacan ve Şimşek gibi isimler, en önemlisi “Abdullah Gül beklentisi”, dış dünyanın AKP iktidarına “kredisi”ni azalan ölçülerde de olsa devam ettiriyordu. Dolayısıyla, AKP Kongresi’ne vurulan kesin “Erdoğan damgası” ve söz konusu “tasfiye”nin içeride ve dışarıda yol açacağı sonuçlar, sanıldığından çok daha derin ve hatta “travmatik” olacağa benziyor.

En önemlisiyse, hiç kuşkusuz, 1 Kasım seçimleri “aritmetik” olarak ne sonuç verecek olursa olsun, Tayyip Erdoğan ve AKP’nin, bir “baskı rejimi” kurmadan, “Türkiye’yi yönetebilme yeteneğini” kaybetmiş olmalarıdır. Kongre sonucunu böyle “okumak” da mümkündür.

Etkili AB ülkesi büyükelçisinin, AKP Kongresi gözlemlerini benimle birlikte dinleyen bir akademisyen,  değerlendirmenin sonunda, Büyükelçi’den “Türkiye’nin geleceğinin kaçınılmaz olarak belirsiz ve çalkantılı olacağı” hükmünü de duyunca, benimle bir düşüncesini paylaştı. “Belki de AKP’nin 7 Haziran’da 278 milletvekili almış olması, yani hükümet kuracak sayıya erişmesi ülkenin selameti bakımından daha iyi olabilirdi” dedi.

“Hayır” karşılığını verdim; “278 değil, 290 hatta 300 çıkarsa bile artık Türkiye’yi yönetemezdi. 1 Kasım’dan sonra da öyle olacak. Türkiye’nin önemli bölümü, Tayyip Erdoğan ve AKP’nin mevcut tavrıyla yönetilemez hale geldi.”

HDP’yi sistem dışına itmeye kalkışmak, “savaş politikası”nı yürürlüğe koymak, Türkiye’de Kürtlerin artık yönetilemeyeceği, ancak bastırılarak ve sindirilerek, “durumun idare edilmeye çalışılacağı” anlamına geliyor.

Başta Cizre olmak üzere, Türkiye’nin güneydoğusu ve doğusunda ortaya çıkan manzara bu.

Erdoğan Aydın’ın T24’te yayımlanan “Cizre bize neyi gösterdi?” başlıklı yazısındaki şu satırların üzerinde özellikle durulmalı:

“Cizre’de yaşananlar, devletin halkla ilişkilerinde her şeyin eski tas eski hamam olduğunu gösterdi öncelikle…

Cizre’de bir kez daha gördüğümüz şey, 6-7 Eylül’lerin, Madımak’ların, 1992 Cizre Newroz’unda yaşananların tarih değil güncel olmaya devam ettiği..idi…

Tabii Cizre, her şeye rağmen teslim alınamamasıyla bambaşka bir şeyi daha gösterdi; söz konusu bu keyfilikle ülkeyi yönetmenin artık imkânsızlaştığını, Türkiye’de siyasetin yeniden yapılandırılmasının artık zorunlu olduğunu gösterdi…

Adeta küçük bir Saraybosna, bir Gazze örneğiydi Cizre’de yaşanan…

Cizre'nin direnç potansiyelini birkaç günde ezmek üzere gerçekleştirilen saldırı, halkın birleşik direnci ve giderek artan dışsal basınç karşısında 9'uncu gününde, hiçbir hedefine ulaşamadan geri çekilmek zorunda kalmış görünüyor... 

Nitekim sürekli ‘teslim olun!’ anonslarıyla karşılaştıklarını söyleyen bir Cizreli kadının; "Niye teslim olacağız, evimizde oturuyoruz, 400 milletvekili vermedik diye mi teslim olalım. Bunun için kusura bakmayın vermeyeceğiz" diyen duruşu, gerçekten de tarihsel önemde bir dönüşümü yansıtıyordu.”

Bu, Eylül 2015’in “Türkiye fotoğrafı”… 1 Kasım’da Tayyip Erdoğan’ın istediği şekilde AKP “tek başına” iktidar olsa, “Türkiye’nin genel manzarası”nın ne olacağını sanıyorsunuz?

Tayyip Erdoğan’ın “Tek Adam” yönetiminden gayrı, AKP’nin “davası” kalmadı artık. “Misyon” bitti.

Geriye, “baskı rejimi kurma” arayışları kaldı.

Bu da bir nevi “bitiş” demek; zira Türkiye’nin Erdoğan AKP’si tarafından yönetilemez hale gelmesi demek…