1 Mayıs'a doğru: Erdoğan'da Evren hali

Tayyip Erdoğan ile ileriye değil geriye gidilmekte olduğunun en büyük kanıtı, 1 Mayıs Taksim yasağı. 2010'un gerisine gidiliyor.

O Türkiye’deki her tartışmanın merkezinde Tayyip Erdoğan var. Önümüzde ağustos ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimi bile, Türkiye’nin bir 'sistem konusu' olarak değil, Tayyip Erdoğan, 'olsun mu-olmasın mı' odağında tartışılıyor.

Şöyle bir tuhaflık da mevcut: Bazı Tayyip Erdoğan karşıtları, 'aktif siyasetten uzaklaşması' için onun cumhurbaşkanı seçilmesini istiyorlar.

Tabii ki bu, yanlış bir görüş. Bunu arzu edenler, Turgut Özal örneğine işaret ederek bir yanılgıya düşüyorlar.

Öncelikle Turgut Özal, 'köşk’e çıktığı vakit siyasetten tasfiye olmadı. Tam tersine, 'köşk’e çıktıktan bir süre sonra 1990’da Körfez Krizi patlak verdiği vakit, 'en aktif siyasi karar verme merkezi' Çankaya Köşkü olmuştu. Türkiye’de tarihi bir dönüm noktası olan 'Kürt siyasetinde değişiklik' de Turgut Özal’ın, içinden geldiği kendi partisi ANAP dahil, tüm partilerin mukavemetine rağmen, 'Çankaya’dan kullandığı güç' ile mümkün olabilmiştir.

Özal, cumhurbaşkanlığı ile 'aktif siyasetten tasfiye' olmamıştır. Etkisi önceki dönemine oranla zayıflamıştır. Bunun sebebi ise 1991 genel seçimlerini muhaliflerinin kazanması ve DYP-SHP koalisyon hükümetinin kurulmasıdır.

Tayyip Erdoğan’ın Çankaya hesapları ile ilgili olarak, Turgut Özal ve Süleyman Demirel analojisi ne doğru ne de isabetlidir. Ayrıca, o dönem ile bu dönem çok farklıdır.

En önemli fark, bu kez, cumhurbaşkanının ilk kez halkoyu ile seçilecek olmasıdır. Bunun kendiliğinden sağlayacağı 'iktidar gücü kullanma meşruiyeti', bundan önceki cumhurbaşkanlarıyla kıyaslanmaz.

Dahası, Turgut Özal’ın Çankaya seçiminin, ANAP’ın dramatik bir düşüşle, yerel seçimlerde yüzde 23 dolayında oy elde etmesinin hemen ertesinde olduğunu hatırlamak gerekiyor. Süleyman Demirel, "Bir gün bile orada oturamazlar" sloganı ile ANAP hükümetinin
TBMM çoğunluğuna dayanmaya devam etmesine rağmen, istifasını isterken o TBMM, Turgut Özal’ı Çankaya’ya çıkartmıştı.
Koalisyon ortaklarından SHP’nin iki numarası olan Deniz Baykal, Özal’ı 'köşk’ten 'onursuzca indirmek'ten söz ederken Süleyman Demirel’in aklı fikri cumhurbaşkanlığı 'yetkilerini kısmak'tı.

Tayyip Erdoğan için durum çok farklı. Erdoğan, Çankaya’ya çıkarsa yüzde 43-44 dolayında oy topladığı bir yerel seçimin ardından, yüzde 50+ oy alarak çıkmış olacak. 'Onursuzca indirilmesi'nden kimse söz edemeyeceği gibi, 'yetkilerinin kısılması' bir yana, mevcut yetkileri sonuna kadar kullanarak ve hatta 2015 parlamento seçimlerinde 'arttırabileceği' anayasa değişikliklerinin yapılacağı bir AKP
çoğunluğunu hedef alarak cumhurbaşkanlığı yapacak demektir.

Yani, cumhurbaşkanı adayı olduğu ve seçildiği takdirde, 2016’ya dek Tayyip Erdoğan konuşmaya devam edilecektir.
'Tek Adam' yönetimine 'demokrasi namına' karşı çıkarken bile, paradoksal biçimde, 'Tek Adam iklimi' Türkiye’nin üzerine çökmüş halde. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı hesapları önlenemezse, bundan kolay çıkış yok.

Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin üzerinde öyle bir 'yük' haline dönüştü ki bir de 'millet tarafından seçilmiş başkan' haline dönüşürse Türkiye’nin geleceği için karamsar olmak için yeterince sebep olacaktır.

Yaklaşık üç buçuk ay önce, bu köşedeki 10 Ocak tarihli yazımda "Tayyip Erdoğan, ‘Kafka’nın Gregor Samsa’sı gibi metamorfoz geçirmeden’ önceki döneminde..." diye bir ifade kullanmıştım. Önceki gün Mehmet Altan’ın T24’ün yayımladığı 'Erdoğan bir sabah uyandığında...' başlıklı yazısında aynı benzetmeye rastladım.

Şöyle yazmıştı Mehmet Altan:

"İçeriden ve dışarıdan gerçekçi bir gözle bakıldığında çırılçıplak bir şekilde görülen vahamete rağmen siyasal iktidar, baskı, sansür ve Gestapo yasalarıyla durumu sürdüreceğini sanmaya devam ediyor.

Üstelik gittikçe de Franz Kafka’nın uzun öyküsü Değişim’deki kahramanı Gregor Samsa’yla benzeşiyor. Bilindiği gibi hikâye Gregor Samsa’nın bir sabah kendisini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlar.

Bir zamanlar demokrat ve reformcu olan bizim siyasi iktidar, özellikle de meşruiyetini 25 Aralık darbesiyle buharlaştıran Başbakan Tayyip Erdoğan da fantastik bir siyaset ikliminde aniden böcekleşerek ‘siyasal İslamcı’ bir Kenan Evren’e dönüştü."

Çok önemli bir ekonomi ve para politikaları otoritesi olan Prof. Steve Hanke’nin dün WSJ Türkiye’ye verdiği demeçte, Türkiye’nin yakın gelecekte içine girebileceği ekonomik zorluklara dikkat çekerken yaptığı Tayyip Erdoğan değerlendirmesi de ilginç.
Hanke’nin, "Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olması ve seçimlerden daha da güçlü bir pozisyonda çıkmasının etkileri neler olur" sorusuna verdiği cevap şu:

"Aslında sorunlardan bir tanesi de bu. Erdoğan kendi geleceğine o kadar şartlandı ki artık ekonomi birinci planda değil. Erdoğan şu anda kendisini iktidarda tutacak şeyleri yapmaya odaklanıyor ve adımlarını ona göre atıyor. Yani şu anda Türkiye’de öncelik ekonomi değil; Erdoğan’ın geleceği."

Şu soru-cevap da yukarıdaki kadar dikkat çekici:
-"AKP’nin ilk iktidara geldiği dönemlerde Erdoğan’a sempati duyuyordunuz. Bu nasıl değişti şimdi?"
-“Evet. Erdoğan’a ilk göreve geldiği dönemlerde çok sempati duyuyordum çünkü o dönemlerde Türkiye’yi yeniden ayaklarının üzerine kaldırmaya, Avrupa Birliği’ne üyeliğe ve ekonomik reformlara odaklanıyordu. Fakat artık köprünün sonuna geldik. Artık bu söylediklerimin tamamen geçerli olduğundan söz edemeyiz."

Hanke, hükümetin 'geriye baktığı'nı, bu yöndeki dış politikasının 'işe yaramaz' olduğunun ortaya çıktığını söyledikten sonra "Türkiye’nin etrafındaki jeopolitik şartlar nasıl değişti" sorusuna şu karşılığı veriyor:

"Dış politikayla az ilgili ama bu sorunlardan bir tanesi Türkiye’de yaşayan Kürtlerle barış süreci. Türkiye’de Kürtlerle barış sürecinin ilerlediğini düşünmüyorum çünkü hükümet bununla ilgili hiçbir şey yapmıyor. Hatta bence durdu. Barış sürecinin ilerlemesinin ekonomiye etkisi genel anlamda pozitif olur..."

Hadi Hanke’yi de bu sözlerinden ötürü 'savaş yanlısı' diye suçlayın; peki, Selahattin Demirtaş’ın Ermeni Soykırımı’nın 99. Yıldönümü’nü andıktan sonraki şu ifadesi nereye konulacak:

"Mazlum halklara yapılan hiçbir haksızlığı görmezden gelemeyiz. Bunlarla yüzleşmenin zamanı gelmiştir. Çözüm sürecinin içeriği de bununla bağlantılıdır. Çözüm süreci dediğimiz süreç tek yanlı tek taraflı Başbakan’ın arada adını andığı bir süreç olarak kalmıştır. Başbakan çözüm sürecinin arkasına ne bir yasa ne de anayasa kurabildi. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?"

Selahattin Demirtaş’ı da dışlarsanız; neyi, kiminle, nasıl çözeceksiniz?

Tayyip Erdoğan ile ileriye değil geriye gidilmekte olduğunun en büyük kanıtı, 1 Mayıs Taksim yasağı. 2010’un gerisine gidiliyor. Erdoğan, dün, "Taksim’den ümidinizi kesin" diyerek 'yasakçılık'ta kestirdi attı. Selahattin Demirtaş ise "1 Mayıs’ta Taksim’deyiz" diye karşılık verdi.

1 Mayıs yaklaşırken günümüzün Kafkaesque görüntüsü daha netleşiyor: 'Sivil bir Kenan Evren’e dönüşmekte olan Recep Tayyip Erdoğan!'