2003 Irak-2013 Suriye: ABD için fark, Türkiye için benzerlik

Suriye'de 'komşu' olarak 'el-Kaide türevi İslamcı güçler' veya 'Suriye PKK'sı PYD'nin ağır bastığı Kürt yönetimi' arasında tercih yapmaya zorlanacağız.

Suriye’ye karşı girişilecek ‘Batı askeri harekâtı’nın ana unsurlarından biri olan İngiltere, BM Güvenlik Konseyi’ne bir karar tasarısı sunma hazırlığında. Karar tasarısı, ‘Suriye’de sivillerin korunmasına ilişkin önlemleri’ içerecekmiş (Bu yazı yazıldığı sırada İngiliz karar tasarısı BM Güvenlik Konseyi’ne sunulmamıştı).

Karar tasarısında, bu ‘koruma önlemleri’ içinde ‘gerektiği takdirde askeri güç’ sözcüklerinin bulunup bulunmayacağını bilemiyoruz. İngilizler, BM Güvenlik Konseyi karar metinlerinin dili konusunda uzmanlaşmışlardır. Her yöne çekilebilecek metinler hazırlamak onların ustalığıdır. Ama ‘gerektiğinde askeri güç kullanımı’nı kapsayan sözcükler içeren bir kararın BM Güvenlik Konseyi’nden çıkması mümkün gözükmüyor. Böyle bir durumda, Rusya ve Çin’in karşıoy (yani veto) kullanması mutlak sayılıyor.

BM Genel Sekreteri Ban ki-Moon ise yaptığı açıklamada, Şam’da çalışmalarını sürdüren BM denetçilerine dört gün daha tanınmasını istedi.

Bütün bunlardan, Suriye’ye karşı ABD’nin başını çekeceği bir ‘deniz-hava karması’ askeri harekât ihtimalinin yüzde 100 olmadığı sonucunu çıkarabilir miyiz?

Elbette yüzde 100 değil ama yüzde 100’e yakın. BM Güvenlik Konseyi’ne karar tasarısı sunan İngiltere’nin Dışişleri Bakanı William Hague, askeri harekâtın ‘meşruiyeti’ için ‘BM Güvenlik Konseyi kararının şart olmadığını’ söylemişti.

BM Güvenlik Konseyi kararı ‘olmazsa olmaz’ şart olsaydı, ne 2003 yılındaki Irak Savaşı olurdu –ki İngiltere, ABD’nin bir numaralı ortağı idi-; ne 1999’da Kosova, Miloşeviç’ten kurtarılıp bugünkü bağımsızlığına kavuşabilirdi ve ne de 1995’te Bosna’da bugünkü Müslüman nüfus kalabilir ve Bosna-Hersek Federasyonu diye bir devlet var olabilirdi.

Tomahawk seyir füzeleriyle donanmış Amerikan savaş gemileri Doğu Akdeniz’de dolandığına, bunlara son 48 saat içinde biri daha eklenip sayılarının dörde çıktığına ve Savunma Bakanı Chuck Hagel “Başkan hangi seçeneğe karar verirse hazırız” dediğine göre, ‘askeri harekât’ın ‘geri sayımı’nın başlamış olması; ‘durum’un ‘diplomasi yoluyla önlenmesi’ne oranla daha muhtemeldir.

Gerçekleştiği takdirde, ‘operasyon’, 2003’teki Irak Savaşı kadar ‘dramatik’ olmayacaktır. Zira Suriye’ye karşı girişilecek olan ABD’nin başını çekeceği operasyon, Suriye’de ‘rejim değişikliği’ni öngörmüyor. Irak’ta 2003’te, tam tersine, ‘operasyon’un amacı Saddam Hüseyin’in yıkılmasıydı. 1991’deki Körfez Savaşı’nda bile Bağdat yolunun önünde açılmış olması karşısında, Saddam’ı işbaşında bırakarak, Irak topraklarını terk etmiş olan ABD, 2003’te doğrudan Saddam’ı devirmek amacıyla ve –Bosna ve Kosova örneklerinde olduğu gibi- BM Güvenlik Konseyi’nin kararını beklemeden –zira öyle bir karar asla çıkmayacaktı– Irak’ın üzerine yürüdü.

Suriye’de Başşar, ‘ağır bir dayak yiyerek paçayı kurtaracak’ gibi duruyor. Çünkü Suriye operasyonuyla –olursa– ‘rejim değişikliği’ hedefi yok.

Ne var?

Rejimi bir daha kimyasal silah kullanamaz hale getirmek ve kullanmaktan caydırmak var. Hesap bu. Tabii ki, bu da, rejimin askeri ve hatta bazı siyasi merkezlerine, denizyoluyla ve havadan ağır bir bombardımanı ifade ediyor.

Gerek süresi –iki-üç gün olarak tasarlanıyor– ve gerekse amacı ‘sınırlı’ olacak harekâtın böyle olması, Suriye iç savaşına dahil olmamak konusunda aşırı duyarlı olan Amerikalı askeri yetkililer ile ‘aşılamaz kırmızı çizgi’ ilan etmiş olan Başkan Barack Obama’nın bir yıl önce kimyasal silah kullanımını haybeye konuşmadığını göstermek arzusunda olan Beyaz Saray arasında bir ‘uzlaşma’yı ortaya koyuyor.

Amerikalılar –başta Başkan Obama– Suriye’ye karşı askeri müdahale konusunda öylesine isteksizler ki Amerikan Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey, Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Senatör Carl Levin’e gönderdiği bir mektupta, ‘indirilecek askeri darbelerin (Suriye) muhalefete yardımcı olabileceği ve Esad üzerinde baskı oluşturacağına’ işaret etmekle birlikte, Irak ve Afganistan tecrübelerine gönderme yaparak “İşlevlerini sürdüren bir devleti muhafaza etmek için neyin gerekli olduğunu dikkatle değerlendirmeden, tek başına askeri güç dengesini değiştirmek yetmez” diye yazdı.

Bu ‘değerlendirme’nin Suriye için ne anlama geldiğini merak ediyorsanız; şu:

“Suriye’de muhalefetin, mevcut rejime karşı üstün konuma geçebilmesi için, Esad güçlerini mahvedecek kadar ezersek, onun yerini alacak olan tercih edilebilir bir seçeneğimiz yok. Öyle bir durum Suriye’yi kaosa sürükler ve ABD’ye düşman, kontrolsüz unsurlar, el-Kaide’nin kolları, kitle imha silahlarını ellerine geçirecek ölçüde güçlenebilirler. Bu da ABD’yi daha zor seçeneklerle (yani Suriye’ye kara müdahalesi dahil) baş başa bırakır.”
ABD’nin Suriye’deki duruma temel bakış açısı böyle olduğu, ne Başkan’ı ve ne de Genelkurmay Başkanı, ‘rejimi devirmeyi’ öngören ‘büyük çaplı bir askeri harekât’ istemedikleri için, ABD-İngiltere-Fransa askeri harekâtı, –olduğu takdirde– Suriye’ye ilişkin ‘temel parametreler’de değişikliğe yol açmayacaktır.

Dolayısıyla, Türkiye olarak, Suriye’ye karşı konumumuzda, radikal bir değişiklik meydana gelmeyecektir. Suriye’deki ‘güç dengesi’ de köklü biçimde değişmeyecektir.

Bana kalırsa, 15 Mart 2011’e kadar Suriye diye bildiğimiz ‘antite’ artık yoktur ve olmayacaktır. Gelecek hesaplarını buna göre yapmak gerekiyor.

Kasım 2012’de Kanada’da Halifax Güvenlik Forumu’nda Suriye’ye karşı ‘askeri müdahale’nin en ateşli savunucusu olan Senatör John Mc Cain’in en önde oturduğu bir dinleyici topluluğu önünde konuşurken söze öyle başlamıştım: “Yıllardır haritada gördüğünüz haliyle Suriye artık yok ve olmayacak” diye.

Rejime karşı ‘cezalandırıcı’ nitelikteki askeri saldırı, bu durumu daha da böyle yapacak. Ve, Türkiye olarak, Suriye’de ‘komşu’ olarak ‘el-Kaide türevi İslamcı güçler’ veya ‘Suriye PKK’sı PYD’nin ağır bastığı Kürt yönetimi’ arasında tercih yapmaya zorlanacağız.

Doğru seçenek, ‘ikincisi’dir.

Benzeri bir durum 2003’te de söz konusuydu. O gün söylediklerimize kıyamet koparanlar, 2009’dan sonra ‘Kürdistan gerçeği’ ile birlikte yaşamayı öğrenmeye başladılar. Öyle ki, Türkiye’nin ‘komşularla sıfır sorunu’, şimdilerde sadece ve en ziyadesiyle Irak Kürdistanı için geçerli.

2013’te Suriye’ye gelince, ‘Rojava’ ile öyle olmak zorunda.