2015: Dış politikanın zor yılı, çünkü...

Ahmet Davutoğlu, şimdi "siyasi rüştünü ispat" zorunda. Hem Türkiye önünde, hem AKP'ye karşı ve hem de bizzat kendisini eliyle başbakan -daha önce de dışişleri bakanı- yapmış olan Tayyip Erdoğan'a karşısında.

2015, Türkiye’nin uluslarararası politikadaki konumu ve dış politika tercihleri açısından çok çetin bir yıl olacak. Bu, besbelli.

Böyle olacak olmasının başlıca sebepler var. Biri, malûm, bu yıl Ermeni Soykırımı’nın 100. Yıldönümü. Bütün bir Ermeni diasporasını canlı ve Türkiye’yi hedef alan bir faaliyet içine sokacak “simgesel” bir özelliği var 2015’in.

Tabii, uluslararası sahada Türkiye ile sorunlu olan ya da Türkiye’nin bir “ders” almasını isteyen kim varsa, Ermeni dosyasının arkasına gizlenerek de, “atış” yapabilecek.

Türkiye, 100. Yıldönümü vesilesiyle muhatap olacağı söz konusu kampanyanın etkilerini çok azaltabilecek adımları atmakta zaten çok gecikmişti; ama bu yıl içinde atması hiç beklenemez.

Zira, 2015, bir “kader seçimi” niteliğinde seçim yılı Türkiye’de. Seçim yıllarının, ülkeler için “radikal adım” atmaları bakımından en uygunsuz, en imkânsız yıllar olmaları bir yana, Türkiye’deki iktidar bu konuda adım atmaya zaten hiç teşne görünmüyor.

Türkiye’de iktidar partisinin başında seçime girecek olan kişinin Başbakan Ahmet Davutoğlu olması da, Türkiye’nin 2015’teki uluslararası konumu ve dış politika tercihleri açısından bir başka ciddi “handikapı”nı oluşturuyor.

AKP, 2002’de iktidara geldiği genel seçimlerden beri ilk kez Tayyip Erdoğan dışında bir genel başkanın altında seçimlere girecek. Yüzde 34’le başladı, 2007’de yüzde 47’yi, 2011’de yüzde 50’yi buldu; Tayyip Erdoğan ile girdiği son seçim, “17-25 Aralık krizi”ni izleyen 2014’teki (30 Mart) yerel seçim idi ve ondan da yüzde 45 dolayında sağlam bir oy çoğunluğuyla çıktı.

Ahmet Davutoğlu, şimdi “siyasi rüştünü ispat” zorunda. Hem Türkiye önünde, hem AKP’ye karşı ve hem de bizzat kendisini eliyle başbakan –daha önce de dışişleri bakanı- yapmış olan Tayyip Erdoğan’a karşısında.

Onu elinden tutup oraya getirmiş olan kişinin ondan beklediği, kendi gündemini uygulaması için gerekli bir oy oranı ile AKP’ye zafer getirmesi. Ancak, AKP’nin Ahmet Davutoğlu önderliğinde sağlayacağı zaferin, geçmişte Tayyip Erdoğan’ın elde ettiklerinin üzerine çıkmaması, hiç değilse onu “egale” dahi etmemesi gerekiyor ki, Tayyip Erdoğan ismi gölgelenmesin; Ahmet Davutoğlu “kendi kanatları” ile değil, aldığı “ödünç kanatlar” ile uçmaya devam etsin.

Ne var ki, Ahmet Davutoğlu’nun kendisi de “iddialı” bir şahsiyet. Tezleri ile iddialı, bir “dış politika kuramcısı” olarak iddialı, bir “medeniyet kuramcısı” olarak felsefi alanda iddialı, bir “entelektüel” olarak, bir “düşünür” olarak ama aynı zamanda “stratejist” olarak, bir “siyasetçi” olarak, bir ”devlet adamı” olarak iddialı.

Böyle bir şahsiyetin, olsa olsa Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa’sı, ya da II. Wilhelm’in “kurucu” şansölyesi Bismarck düzeyinde bir “ikinci adamlığa” rıza göstereceği beklenebilir ama Davutoğlu’ndan Yıldırım Akbulut olması beklenemez.

Davutoğlu, herhalûkârda, 2015 Haziran seçimlerinde –eğer seçimler daha öne çekilmezse- “rüştünü ispata zorunlu” bir konumda yer alıyor.

Eğer aynı kişi, Türkiye’nin perişan bir görüntü veren dış politikasının “mimarı” olmakla tanınmasaydı ve kendi imajını parlak tutmak için, mimarı olduğu dış politikanın “çok parlak” imiş gibi gösterilmesine gayret göstermeseydi, 2015 yılı, Türkiye’nin uluslararası konumu ve dış politika tercihleri bakımından daha az çetin geçecek olurdu.

Ahmet Davutoğlu, “kader seçimi”ne doğru yol alırken, mimarı olarak gösterildiği dış politikanın çok başarılı olduğunu anlatmak, Türkiye’nin dış politikasını çok parlak, Türkiye’nin uluslararası politikadaki konumunu çok iyi göstermek zorunda.

Aksi halde, dış politikanın başarısızlığı ve perişanlığının sorumlusu olarak seçimlere girmesinin bir anlamı olabilir mi?

Dolayısıyla, genel seçimlere kadar Türkiye’nin dış politikasında herhangi bir değişiklik de beklenmemesi gerekir. Herhangi bir değişiklik, Davutoğlu dış politikasının başarısızlığının itirafı demek olur. Ya da Davutoğlu’nun başarısızlığının ve hatalarının dış politikada geri dönüşü, geri basmayı, değişiklik yapmayı zorunlu kıldığı anlamına gelir.

Bu nedenle, 2015 yılını Türkiye’nin uluslararası konumu ve dış politika tercihleri bakımından iki ayrı zaman dilimine ayırmak gerekecek. Genel seçime kadar olan dönem, genel seçim sonrası, yılın ikinci yarısına denk gelecek olan dönem.

İlk dönemde, hiçbir değişiklik beklenmemeli. İkinci dönemde de değişiklik yapılmayabilir ama en azından yapılabileceğine dair bir ihtimal var. İlk dönem açısından hemen hemen hiç yok.

Türkiye, dış politika profili açısından 2015’e olabilecek en kötü halde girdi. Batı’yla ilişkiler olabileceği kadar kötü. AB tam üyelik perspektifi neredeyse sıfır gözüküyor. Yakın gelecekte ilerleme kaydedileceğine dair elle tutulur ipuçları da yok.

Ermeni Soykırımı’nın 100. Yıldönümü ile eş zamanlı olan seçim yılı, içerde ve dışarda “milliyetçi retoriği” kaçınılmaz olarak besleyeceği ve arttıracağı için, AB ile ilişkilerin yol alabilmesi bakımından olabilecek en olumsuz şartlardan söz edilebilir.

(“Milliyetçi tercihler”in seçim yılında, ister istemez, ön alacak olmasının “çözüm süreci” bakımından da düşündürücü olması gerektiğini bir “dipnot” olarak düşelim.)

ABD ile ilişkiler, adı tam konmasa da, “sorunlu”nun da ötesine geçmiş, “hastalıklı” bir halde. Bunun bu hale dönüşmesi için “İsrail faktörü”nün de etkili bir rol oynadığı teslim edilmeli.

Buna karşılık, “Erdoğan imajı” ve “Davutoğlu diplomasisi” bakımından Türkiye’nin en iddialı olabileceği ve olması gereken Ortadoğu’daki konumu, Batı’dakini dahi aratır durumda.

Özellikle Katar’ın Mısır ile yakınlaşmasıyla, 2014’ün son günlerinde, Türkiye’nin “Ortadoğu’daki bir başına avareliği” görüntüsü daha da çarpıcı oldu.

30 Aralık (2014)tarihli WSJ’dan üzerinde düşünülmesi gereken satırlar:

“Lübnan’da ve Sudan’da arabuluculuktan, Libya ve Suriye’de isyancılara yardımdan ve Filistin grubu Hamas’a destekten, Katar, Ortadoğu’daki her çatışma noktasında fiilen mevcuttu. Ama, kendisinden daha büyük komşuları Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin baskısı altında, Mısır ve başka yerlerdeki İslamcı hareketleri –özellikle Müslüman Kardeşler’i- desteklemekten uzaklaştı…

2011’de Arap Baharı başladığında, Katar hararetle değişimi kucaklamıştı. Müslüman Kardeşler gibi İslamcı hareketlerin geleceği temsil ettiği hesabını yaparak, Doha, onları Ortadoğu’nun tümünde destekledi…

Katar’ın Mısır’la uzlaşma girişimi, şimdi Türkiye’yi, Cumhurbaşkanı Sisi’nin meşruiyetini sorgulayan tek bölge ülkesi olarak bırakıyor.”

Bu cümleleri, “Türkiye, Katar’ın boşalttığı yeri, tek başına kalarak, dolduruyor” diye “tercüme etmek” de mümkün. Elbette, bu, başlıbaşına Türkiye’nin, “bölge gücü” olma iddiasından, akıl almaz bir “bölgesel yalnızlık”a girmiş olduğunun da göstergesi.

2015, herkes için, Tayyip Erdoğan için; Ahmet Davutoğlu için, herkes için zorlu bir yıl olacak. Türkiye’nin uluslararası politikadaki yeri ve konumu için de.

Kısacası, Türkiye için…