29 Mayıs'tan 7 Haziran'a bakış...

Türkiye, 7 Haziran'da "Tek Adam rejimi"ne geçit vererek, "Ortadoğu kaosu"na iltihak etmeye karar verecek mi? Buna "evet" cevabı çıkarsa, yani, Erdoğan'ın "Yeni Türkiye"sine geçiş hızlanırsa, seçimin bu şekildeki sonucu "Türkiye'den olma" riskini beraberinde getirmiş olacak.

Bugün 29 Mayıs. Bundan 562 yıl önce bugün Bizans, bir başka deyimle Doğu Roma İmparatorluğu tarihe karışmıştı. Onu tarihe gömen Osmanlı Devleti ise 1453’ten itibaren “İmparatorluk” olmuştu.

Harvard profesörlerinden ve dönemimizin en üretken tarihçilerinden biri olan İskoçyalı Niall Ferguson, bizde “İstanbul’un Fethi” olarak anılan 29 Mayıs 1453 tarihini Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıç tarihi addederek, 29 Mayıs sonrasında tarihte en uzun yaşayan “İmparatorluk”un 469 yıllık ömrüyle Osmanlılar olduğunu kaydeder.

29 Mayıs, tarih için, özellikle bizim tarihimiz için çok önemli bir gündür. Ama, gerçek “tarih şuuru”ndan yoksun, tarihi sadece “ecdadımız” edebiyatına indirgemiş olan, “keyfilik” ve “pervasızlık”ta sınır tanımayan Türkiye’nin bugünkü iktidar merkezi, bu yıl 29 Mayıs’ı 30 Mayıs’ta kutlamaya karar verdi.

29 Mayıs, her yıl zaten hayli “mizahî” bir hale sokulan “büyük müsamere” kıvamındaki kutlama törenlerine konu olurdu. Bu kez, 562 kişilik mehter takımı ile, 30 Mayıs’ta “Cumhurbaşkanı’nın huzurlarında, Başbakan katılımlı” bir tantanalı “müsamere”ye dönüştürülecek.

Niye 29 Mayıs’ta değil de 30 Mayıs’ta?

Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın AKP’ye dönük iktidar hesapları, seçim kampanyası taktiği olarak öyle gerektiriyor da, onun için. (Her yıl 25 Nisan’daki “Anzak Günü” de, “Anafartalar Kahramanı” Mustafa Kemal’ın ikinci plana itildiği, Tayyip Erdoğan’ın öne çıkartıldığı Çanakkale savaşlarını tantanayla anma törenlerine dönüştürülmüş ve Ermeniler için özel anlamı olan 24 Nisan’a çekilmişti.)

Türkiye, “İstanbul’un Fethi”nin tarihinin, 29 Mayıs’ın bile AKP’nin seçim hesapları gereği oynandığı, keyfiliğin sınır tanımadığı bir dönemi yaşıyor.

Bu ölçüde bir “keyfilik” ancak, 1923-1950 arası “Tek Parti” iktidarının damgasını vurduğu, cumhurbaşkanlarının “Ebedi Şef” ve “Milli Şef” sıfatlarıyla anıldığı dönemle karşılaştırılabilir.

7 Haziran’da böyle bir “Yeni Türkiye” için, “keyfi yönetime garanti belgesi” elde etmek amacı için bir “halk oylaması” niteliği kazanıyor.

Seçimden bu sonuç çıka bile –ki, her geçen gün azalan bir ihtimal- böyle bir zihniyetin ömrü çok sınırlıdır. Zira, tarih, şu sıra Tayyip Erdoğan ismiyle simgelenen zihniyetin ve yönetim tarzının “kullanma süresinin dolmuş” olduğuna dair örnekler sunuyor.

Bundan altı yıl önce Niall Ferguson, “Empires with Expiration Dates” (Kullanma Süreli İmparatorluklar) başlıklı çok ilginç ve çarpıcı bir makale yazmıştı.

Niall Ferguson için tarih, esas olarak, geniş topraklara yayılmış ve  çok sayıda halkı birarada tutarak yönetebilmiş olan 50 ilâ 70 dolayındaki imparatorluğun hikâyesidir.

Bunlar arasında yaşam süreleri üzerinden karşılaştırma yapıldığında “kadim imparatorluklar”ın “modern çağ imparatorlukları”na oranla daha uzun yaşadığı ortaya çıkıyor.

Niall Ferguson, Batı’daki Roma İmparatorluğu’nun –imparatorluk haline gelmiş olmasının- başlangıç tarihini  Oktavyanus’un Augustus adıyla başa geçtiği MÖ 27’ye götürüyor. 395 yılında İstanbul’un (Konstantinopolis) “rakip başkent” olarak Doğu Roma’nın merkezi olduğu 395 yılına kadar toplam 422 yıl süren bir imparatorluk.

Bunu, Bizans yani Doğu Roma’nın son bulduğu 29 Mayıs 1453 tarihine uzatırsanız, toplam 1058 yıl sürmüş olan bir imparatorluk. Doğu Roma’nın mirasçısı 29 Mayıs 1453’ten sonra Osmanlılar.

Batı Roma’nın mirasçısı olan Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu ise, Charlemagne’ın (Şarlman) taç giydiği tarihten, 1806’da Napolyon tarafından son verilene dek 800 yıl yaşamış.

Niall Ferguson “Yakın Doğu’da” kurulmuş olan ve aralarında Asur, Abbasi ve Osmanlıları da saydığı imparatorlukların ortalama ömrünün 400 yıldan biraz daha fazla olduğunu belirtiyor.

Mısır ve başlıca hanedanlarının ömrüyle hesaplandığında bu rakam Çin’de 350 yıl dolayında. Keza, aralarında Romanov’lar ile Çarlık Rusya’sını ve Habsburg’lar ile Avusturya-Macaristan’ın dahil olduğu “Doğu Avrupa” imparatorluklarının ömrü de bu kadar. 200 ilâ 300 arası.

Britanya tarihçiliğinde “Mughal dönemi”, bizim tarih kitaplarında “Türk-Moğol İmparatorluğu” olarak adlandırılan Hindistan’daki imparatorluk olsun, İran’daki Safeviler olsun, Doğu’nun parlak imparatorlukları ortalama 235 yıl ömür sürmüşler.

Batı Avrupa ülkelerinin oluşturduğu denizaşırı imparatorluklarının yaşam süresi şaşılacak kadar uzun olmuş. İngiliz, Hollanda, Fransa ve İspanyol imparatorlukları aşağı yukarı 300, Portekiz imparatorluğu ise 500 yıl.

Çok kısa süre önce arkamızda bıraktığımız “20. Yüzyıl imparatorlukları”nın yaşam süresi ise aslında pek kısa. Sovyetler Birliği, bir başka deyimle 1917 Bolşevik Devrimi’ni izleyerek kurulan “Sovyet İmparatorluğu”nun ömrü 1922-1992 arasında topu topu 70 yıl.

Japonya’nın sömürgeci imparatorluğu, Tayvan’a el koyduğu 1895’ten başlayarak, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna, 1945’e kadar 50 yıl olarak hesaplanıyor. Hitler’in “Üçüncü Reich”ı, bir başka deyimle “Nazi İmparatorluğu”nun teknik ömrü Nazilerin –seçimle- iktidara geldiği 1933’ten 1945’e dek 12 yıl!

Niall Ferguson, “20. Yüzyıl’ın yeni imparatorluklarının ömrü niçin bu kadar geçici sayılacak kısa süreye indi?” sorusunu soruyor ve buna karşılık olarak, “Bunun cevabı, kısmen, (siyasi) iktidarın, ekonomik kontrolün eşi görülmemiş ölçüde merkezileştirilmesinde ve toplumsal homojenlik istemiş olmalarında aranmalı” diyor.

Buradan çıkarılacak basit ders, 20. Yüzyıl’ı bile aşamayan “Tek Adam” ve “Tek Parti”ye dayalı, “otoriter-totaliter” özellikli ve “merkeziyetçi yapılar”ın, 21. Yüzyıl’da uzun ömürlü olmalarının hiç mümkün olamayacağıdır.

Batı dünyasında 21. Yüzyıl’da bırakın ömür süresinin ne olduğunu, totaliter rejimlerin kurulması ihtimali neredeyse sıfır. Türkiye gibi “yarı-Batılı” ülkelerde ise, kurulmasına kalkışılan “otoriter rejim”lerin dayanması ve yaşayabilmesi çok zor.

Bu tür rejimlerin yerini, Ortadoğu’da “içten parçalanma” ve “kaos”un almış olması, söz konusu rejimlerin “kullanım sürelerinin dolmuş” olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Batı’da “totaliter” Sovyetler toplam 70 yıl, onun kontrolündeki Doğu Avrupa ve Balkan rejimleri 50 yaşının altında yaşadı. Hitler, dünyayı kana boğdu, “12 yaşında” ömrünü sona erdirdi.

Ortadoğu’da Saddam’ın, Esad’ın, Kaddafi’nin, Mübarek’in babadan oğula geçecek şekilde hazırlanmış olan, otokratik “Tek Adam” rejimlerinin yerinde, o coğrafyada şimdi “içi paramparça olmuş ülkeler” ve “çökmüş devletler”, onların yerini IŞİD’den Hizbullah’a uzanan bir çeşitlilikteki “devlet-olmayan aktörler”in almaya çalıştığı bir “kaos” hüküm sürüyor. Nerede, nasıl noktalanacağı bilinmeyen, kanlı, sarsıntılı bir “kaos dönemi”ni yaşıyoruz.

Gelelim, Türkiye için 7 Haziran’ın önemine. 7 Haziran’ın temel sorusu şudur:

Türkiye, 7 Haziran’da “Tek Adam rejimi”ne geçit vererek, “Ortadoğu kaosu”na iltihak etmeye karar verecek mi?

Buna “evet” cevabı çıkarsa, yani, Tayyip Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sine geçiş hızlanırsa, seçimin bu şekildeki sonucu “Türkiye’den olma” riskini beraberinde getirmiş olacak.

Ya da, Türkiye, 7 Haziran’da “kendisini koruma” kararı verecek.

Roma’nın son bulduğu günden, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğum gününün yıldönümünden, 9 gün sonrasına, 7 Haziran’a bakıldığında görünen budur...