32 güzel çocuğun kanının yerde kalmaması için...

AKP iktidarı, IŞİD de dahil olmak üzere, Suriye'de boy gösteren birçok "Selefi-Cihadi" kuruluşun tüylerini okşaya okşaya, "Alâeddin'in lambası"dan cini çıkarttılar. Bunlar, Türkiye'de cirit atıp, kan döküyorlar.

Gencecik insanlar. Kimisi 20 yaşında, kimisi daha genç. İç dünyalarının güzelliği gülen yüzlerine vuran genç kadınlar ve genç erkekler. Samsun’dan, Eskişehir’den, Trabzon’dan, İstanbul’dan, Türkiye’nin “kuzeyi” ve “batısı”ndan gelip, güneydoğusuna, “sınır ötesi”ne Rojava’ya koşan üniversiteliler…

Ellerinde Kobani çocuklarına götürdükleri oyuncaklar, Kobani’nin çilekeş Kürt halkına taşıdıkları ilaç, gıda ve tıbbî malzemeler… “Kürt düşmanlığı” üzerine ülke inşa etmeye kalkanlara inat, “Türk enternasyonalizmi”nin yüz akları…

Ve, sınıra Kobani’ye 10 kilometre ötede Suruç’ta katliam. Giden 32 can, Türkiye’nin her yönüne yola çıkan  bedenleri paramparça edilmiş 32 cenaze, ülkenin hastanelerinde yaşam savaşı veren onlarca yoldaşları, yüreği kan ağlayan milyonlarca Türkiye insanı…

“Suruç Katliamı” gerçekleştiği anda, “resmi ağızlar”dan gelen basmakalıp tepkiler birbirini izledi.  “Geçici AKP hükümeti”nin bir bakanı, “Bu saldırıya en etkili şekilde cevap vermeliyiz; tek ses, tek yürek olup kenetlenmeliyiz” diye yazdı.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, dün Urfa’da yaralıları ziyaret etti ve “Bu büyük bir acıdır ve bütün Türkiye'yi kenetlemesi gereken bir saldırıdır… Kaybettiğimiz vatandaşlarımızın hepsi yüreğimizen kopan parçalardır. Siyasi görüşleri ne olursa olsun bizim canımızdan parçalardır” dedi.

Güzel sözler. Özellikle Başbakan’ın ağzından çıkması önemli ve anlamlı. Ama, ne yazık ki, yeterli değil ve AKP’nin ve başta Başbakan’ın (ve Cumhurbaşkanı’nın) bu noktaya ulaşılmasındaki “sorumluluğu”nu ortadan kaldırmıyor.

Davutoğlu, ayrıca şunları da söyledi:

“Bu saldırı bir grubun diğer bir gruba saldırısı olarak değerlendirilmeyip, tüm Türkiye'ye yapılmış bir saldırı olarak algılanmalıdır. Ortak vatandaşlık bilinci ile ortak tavır almamız gerekmektedir.  Terör söz konusu olduğundan şiddet söz konusu olduğunda hepimiz ortak bir anlayışta uzlaşmalıyız.”

İlk bakışta, bu sözler de güzel ve doğru gözüküyorlar ama yetersiz. Ortada “kimliksiz bir terör ve şiddet” yok. “Suruç Katliamı”nın IŞİD adlı bir faili var.

IŞİD’e karşı bugüne kadar izlenmiş olan politikanın tepeden tırnağa yanlış olduğunu görüp, kabullenip, yüzseksen derece dönüş yapıp, yeni bir “tehdit algılaması” ve “strateji” benimseyecek misiniz? “Hepimizi” böyle bir “ortak anlayış”ta buluşmaya çağıracak mısınız?

Mesele bu.

Şayet; iki senedir Türkiye’nin bir numaralı “tehdit algısı”nı kendi iktidar hesaplaşmanız sonucunda, bunca zamandır hâlâ bir “terör örgütü” olduğuna dair kanıt oluşturamadığınız ne idüğü belirsiz “paralel”e yöneltmişseniz; MGK’nın mesaisinde IŞİD’e harcanması gereken süreyi “Cemaat” ile uğraşmaya vermişseniz; Kobani’de toprağını ve insanını savunanları “PYD DAİŞ’ten daha tehlikelidir” yaklaşımıyla “terörist” görmüş ve göstermişseniz, Türkiye-Suriye sınırlarını IŞİD dahil, Nusra gibi, Ahrar eş-Şam gibi “Selefi-Cihadi örgütler”in personel ve silah sevkiyatı için lojistik geçiş noktası olarak delik deşik hale getirmişseniz, Türkiye’nin idari teşkilatını “AKP’lileştirmiş” ve valileri “CHP Tek Parti dönemi”nin “ilbay”larına çevirmişseniz, bunlardan biri olan ve Şanlıurfa’da IŞİD faaliyetiyle ilgili soru soran gazetecileri nezarete attıran ve “Suruç Katliamı”nı protestoyu Şanlıurfa il sınırları içinde yasaklayan valiyi hâlâ görevde tutuyorsanız…

Sözleriniz kağıt üzerinde güzel ve doğru gözükebilir ama kıymet-i harbiyesi olmaz.

Dahası, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın şu sözlerinin altından da kolay kolay kalkamazsınız:

“İçinde devlet parmağı olan, devletin içinden güç alarak, destek alarak gerçekleştirilen hiçbir katliamın arkasındakiler çıkarılmadı. Diyarbakır mitingi katliamcısı bu işi tek başına yapmış gibi içerde tutuldu sadece. Hangi devlet elemanından istihbarat aldı, destek aldı, kim yakaladı serbest bıraktı? Bunları ortaya çıkarmak yarım günlük iştir… İşin içine devlet bulaşmışsa, failler bulunamıyor. Şimdi bize birlik olalım diyenler, evet bir arada beraber olalım  da devleti siz yönetiyorsunuz… Siz işlenen bu suçların faillerini ortaya çıkarın. İktidarda olduğunuz dönem boyunca gerçekleştirilen katliamların hesabını verin. Yine beraber oluruz...”

İşte böyle.

Önce “sorumluluğunuz”un gereğini yerine getirin; ondan sonra “tek ses, tek yürek olarak kenetlenelim”

Yani:

Öncelikle, var mısınız, IŞİD’i Türkiye’nin “bir numaralı dış ve iç tehdit”i olarak görmeye?

Bunu yaptığınız anda, tüm “güvenlik politikaları” ve “güvenlik öncelikleri” değişir?

Ayrıca, dış politikayı, başta iflâs etmiş, “konkordato” ilânı gerektiren “Suriye politikası”nı değiştirmek ve yenilemek gerekir?

Bu arada, “Katliam” üzerine Suruç’a giden CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın şu sözlerinin de gereği yapılmadan “tek ses, tek yürek” olarak “kenetlenmek” mümkün değil:

“Gençlerin Suruç'a geleceği, basın toplantısı yapacağı biliniyor. Müthiş bir güvenlik zaafiyeti var. MİT'in ne işe yaradığını insanın sorası geliyor. MİT maalesef hiçbir katliamı ortaya çıkaramadı. MİT, KİT'e döndü, kişisel istihbarat teşkilatına döndü. Recep Tayyip Erdoğan 'ın kişisel istihbarat teşkilatı gibi çalışıyor.  Reyhanlı'da 50 kişinin, Cilvegözü'nde 13 kişinin ölmesi, Diyarbakır'da Niğde'de insanların katledilmesi... Bunların arkasındaki gücü ortaya çıkarmadı MİT.  

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, demokrasi olsun olmasın, bunun bir sonucu olmalı. MİT zaten siyasallaşmış. MİT Müsteşarı derhal görevi bırakmalıdır. Geçici İçişleri bakanı istifa etmelidir. Hükümetin siyasi sorumluluk alması için çağrı yapıyoruz.

AKP 'nin ve MİT'in Suriye politikalarının sonucudur Suruç...”

Daha vahimi, IŞİD’in Türkiye’de bulunduğuna hiç kuşku bulunmayan “uyuyan hücreleri”nin bundan sonra “yeni Suruç’lar” yaşatma ihtimalidir.

AKP iktidarı, IŞİD de dahil olmak üzere, Suriye’de boy gösteren birçok “Selefi-Cihadi” kuruluşun tüylerini okşaya okşaya, “Alâeddin’in lambası”dan cini çıkarttılar. Bunlar, Türkiye’de cirit atıp, kan döküyorlar.

Başbakan, “IŞİD’i terörist örgüt ilân eden ilk ülke” olduğumuzun hakkının verilmemesinden yakınıyor. Bir kere, Türkiye ilk ülke değil. Gerçi, IŞİD, 2013’te Türkiye’de “terörist örgütler” listesine alınmasına alındı ama:

1)  IŞİD’in bir “terörist örgüt”ten çok ötede, Türkiye’ye komşu ve  Büyük Britanya’dan daha büyük bir coğrafi alanı kontrol eden bir “antite” haline geldi.

2)  IŞİD, özellikle son yıllarda Türkiye’nin her yerinde ve AKP’nin oluşturduğu “iklim”  altında yuvalanıyor ve serpiliyor.

2015 baskılı “ISIS – Inside The Army of Teror” (IŞİD-Terör Ordusu’nun İçi) adlı kitabın 210’uncu sayfasında “İslam ‘Devleti’nin Uyuyan Hücreleri” başlıklı 14. bölüm başlıyor. Söz konusu bölüm, Doktor kimliği ile çalışan ve aynı zamanda bir “IŞİD istihbaratçısı” olarak çalışan Abu Adnan ile yerinde yapılan söyleşiyle açılıyor.

Nerede yapılmış söyleşi? Urfa’da! Bir beş yıldızlı otelde.

Türkiye’nin 32 güzel çocuğunun kanının aktığı Suruç, Urfa’nın yirmi-yirmibeş dakika ötesinde.

Konuyu yarın da sürdüreceğiz.

Ancak, şunu belirtelim: Türkiye’nin artık “bir numaralı meselesi” IŞİD’i  “bir numaralı iç ve dış güvenlik tehdidi” olarak görmek ve göstermektir.

Türkiye’nin 32 güzel evlâdının kanının yerde kalmaması için…