ABD, Batı ve Kürtler, Türkiye'yi ve Ortadoğu'yu parçalayacaklar mı? (2)

Kürtler, İran ile birlikte "Yeni Ortadoğu'nun öne çıkan aktörleri" durumunda iseler, ABD'nin Kürt siyasi hareketi ile giderek gelişen ilişkilere yönelmesi kaçınılmazdır. Türkiye, bölgenin nüfuzu azalan Sünni güçlerinden biriyse, yapması gereken "paradigma değişikliği"dir.

Birkaç ay önce, önemli bir İngiliz düşünce kuruluşu olan IISS’in yayın organı Survival’ın Ağustos-Eylül sayısında Türk akademik dünyasından bir ismin, Dr. Behlül Özkan’ın “Türkiye, Davutoğlu ve Pan-İslamcılık Düşüncesi” başlıklı çok önemli bir makalesi yayımlandı.

Söz konusu makale, Ahmet Davutoğlu’nun -ki, yazı yazıldığı ve yayımlandığı sırada Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmamıştı, Davutoğlu, başbakan olmamıştı, Dışişleri Bakanı idi- dış politika anlayışı ve tezlerine ilişkin kapsamlı ve eleştirel, gayet ciddi bir çalışma niteliğindeydi.

Makalenin bir yerinde, kendisinin ve İslamcı aydınların iddialarının aksine, Davutoğlu’nun dış politika vizyonunun “orijinal” olmadığı, “ithal edilmiş” olduğu görüşü dile getiriliyordu. Bu görüşe dayanak olarak, Davutoğlu’nun bir doktora öğrencisi iken, “İskenderpaşa Cemaati’nin dergisi Bilim ve Sanat” diye ifade edilen yayın organında basılmış olan “Dünyadaki Güç Dengesi ve Ortadoğu” başlıklı makalede, "Türkiye’nin Batılılaşması”na eleştiri getirdiği ve Batılı emperyal jeopolitik kuramcıları Mackinder, Spykman ve Haushofer’in tezlerine sürekli atıf yaptığı hatırlatılıyordu.

Kendilerinden sonraki kuşaklar üzerinde etkili olabilecek düzeyde ve dünya çapında tanınmış isimler arasında, “realpolitik okulu”nun büyük beyni sayılabilecek Henry Kissinger dışında, bu isimler ölçüsünde pek kimse yok. Ama, gerek ABD ve gerekse Avrupa’da “strateji” üzerine düşünen ve “jeopolitik kavramlar” kullanan çok sayıda parlak isim sıralanabilir.

Bunların en önemlilerinden biri de, üstelik tıpkı Davutoğlu gibi “uygulayıcı” konumda bulunmuş olan, 1998-2005 yılları arasındaki eski Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’dir denebilir.

Joschka Fischer, uzun bir aradan sonra, birkaç gün önce Project-Syndicate’de “The Middle East’s New Winners and Losers” (Ortadoğu’nun Yeni Kazananları ve Kaybedenleri) başlıklı çok çarpıcı yeni bir değerlendirme ileri sürdü:

“İslam Devleti’nin (IŞİD) Irak ve Suriye’deki askeri kazanımları sadece insani bir felâkete yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda Bölge’nin halihazırdaki ittifaklarını da kargaşa içine sokuyor ve hatta sınırlarını sorgulanır hale getiriyor.”
Burada “orijinal” bir görüş yok. Bu değerlendirmeyi birçoğumuz defalarca ve ayrıntılı biçimde yaptık. Ama Fischer’in buradan yola çıkan satırları üzerinde önemle durmaya değer:

“Daha şimdiden eskisinden iki temel biçimde ayrılarak ortaya çıkan yeni bir Ortadoğu doğuyor: Kürtler ve İran için güçlenmiş bir rol ve bölgenin Sünni güçlerinin azalan nüfuzu.”
Ve şöyle devam ediyor:

“Ortadoğu sadece stratejik amaçlarını kitlesel katliam ve köleleştirme (Ezidi kadınlar ve kızlar örneğindeki gibi) yoluyla elde etmeye çalışan bir gücün muhtemel bir başarısıyla yüz yüze değil. Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana büyük ölçüde değişmeden kalmış olan bölgenin eski düzeninin çöküşü ve bölgenin geleneksel istikrar sağlayıcı güçlerinin zayıflaması, giderek belirginleşiyor.

Bu güçlerin siyasi zayıflığı -ister Amerika gibi küresel aktörler, isterse Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi bölgesel oyuncular olsunlar- bölgenin güç dinamiğinde çarpıcı bir rol değişikliğine yol açtı. ABD ve Avrupa Birliği, (kurucusu Abdullah Öcalan, 1999’dan beri Türkiye’de hapis) bağımsızlık yanlısı Kürdistan İşçi Partisi’ni (PKK) terörist bir örgüt olarak sınıflandırmayı halâ sürdürürken, görünen o ki, sadece PKK savaşçıları İslam Devleti’nin (IŞİD) daha da ilerlemesini durduracak istek ve gücü elinde tutuyor. Bunun sonucu olarak, Kürtlerin kaderi Türkiye’nin yakıcı bir sorunu haline gelmiş bulunuyor.

Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin toprak bütünlüğünün herhangi bir şekilde ihlali Kuzey Atlantik Anlaşması’nın müşterek savunma maddesini kolaylıkla harekete geçirir. Kürt sorunu ayrıca çok daha geniş bir çatışma potansiyelini de içinde barındırmaktadır; zira devlet olma hali aynı zamanda Suriye, Irak ve muhtemelen İran’ın da toprak bütünlüğünü tehdit edecektir.

Bütün bunlara rağmen Kürtler, İslam Devleti (IŞİD) karşısında hayatları pahasına savaşarak yeni bir meşruiyet alanı kazandılar. Savaş durduğu vakit de, ulusal emellerini ya da yüzyüze kalmış oldukları ahlakî tehdidi kolay kolay unutmayacaklardır. Kürtlerin prestijlerini yükseltmiş olan şey, sadece gösterdikleri birlik ve cesaret değildir. Her ikisinin de eksikliği çekilen bölgede, giderek güçlenen bir istikrar çıpası ve güvenilir bir Batı yanlısı ortak haline gelmiş olmalarıdır .

Bu durum Batı’ya şöyle bir ikilem sunuyor: Batı, kazanması gerektiğini bildiği bir savaşta kendi kara güçlerini kullanmaktaki isteksizliği karşısında, Kürtleri silahlandırmak zorunda. Sadece kuzey Irak’ın peşmerge milislerini değil, diğer Kürtleri de... Üstelik daha gelişmiş silahlarla. Bu ise Türkiye’de olduğu gibi muhtemelen İran’da da hoş karşılanmayacaktır. Dolayısıyla, Kürt sorununu çözmek büyük ölçüde diplomatik ustalık ile Batı’nın, uluslararası toplumun ve sorunla ilişkili ülkelerin kararlılığını gerektiriyor.”

Bunlar, üzerinde yorum yapılması gerekmeyecek kadar açık ve çarpıcı cümleler ve tespitler.

Joschka Fischer’in değerlendirmesi, Cemil Bayık’ın Sterk TV röportajındaki sözleriyle birlikte ele alınıp yorumlanırsa, daha da değer kazanabilir ve yerli yerine oturabilir.

Şöyle diyor Cemil Bayık:

“... Koalisyon güçleri DAİŞ’e (IŞİD) karşı savaşmak, bu tehlikeyi önlemek istiyorsa o zaman Rojava’daki Kürtleri görmek ve bunlarla ilgilenmek zorundadır...”
Tam bu noktada geliyor “Bu uzun bir yol arkadaşlığına dönüşebilir mi?” sorusu. Ve cevap önemle üzerinde durulmasını gerektiren içerikte:

“Olabilir... Kürt sorununu kim çözmek istiyorsa ve Kürtlerin bir halk olarak temel haklarını, kimlik haklarını, kültürel, dil, özgürlük haklarını kim kabul ederse biz onlarla sorunu çözeriz. Bizim için ille şu güçle sorunu çözmek, şununla çözmemek gibi bir sorun ve yaklaşım olamaz. Bu gün Kürtlerin kimlik, dil, kültür sorunu, kendi değerleriyle özgürce örgütlenme ve kendini yönetme sorunları var. Kim bu sorunların çözümüne hizmet ederse, kim ki Kürtlere saygılı davranırsa elbette ki Kürtler onları kabul eder. Kürtleri, Kürtlerin haklarını kabul etmeyeni Kürtler de kabul etmez, kim ki kabul ederse Kürtler de onları kabul eder...”
Yani?

Yani, Kürtler, İran ile birlikte “Yeni Ortadoğu’nun öne çıkan aktörleri” durumunda iseler, ABD’nin Kürt siyasi hareketi ile giderek gelişen ilişkilere yönelmesi kaçınılmazdır.

Yani, Türkiye, bölgenin nüfuzu azalan Sünni güçlerinden biriyse, yapması gereken “paradigma değişikliği”dir.

Yani, 1) Kendi Kürtleri ile ve onlar üzerinden Suriye Kürtleriyle ve siyasi temsilcileriyle uzlaşmak ve birliğe yönelmek; 2) Geleneksel “böl-yönet” şeklindeki Kürt politikasından vazgeçmek ve Kürdistan’ın diğer parçaları ile kendi Kürtlerinin arasındaki birliği destekleyerek, kendini “bölgesel güç” konumuna çıkartmak; 3) IŞİD’i “öncelikli tehdit” olarak belirleyerek, Batılı müttefikleriyle birlikte davranmak.

Bunlar yapılmadığı takdirde, bu yazının başlığı bir “soru işareti” olarak kalır ve bir “tehlikeli ihtimal” haline gelir.

 

Cengiz Çandar yazdı. "ABD, Batı ve Kürtler Türkiye'yi ve Ortadoğu'yu parçalayacaklar mı? (1)"