Abdullah Gül'ün sağduyusu...

Fezlekeyle birlikte ülkenin 'demokrasi açığı'nın 2000'li yıllarda tekrarlanması tehlikesi söz konusu şu sırada.

Tuhaf bir Türkiye tablosu oluştu. Başbakan, her ağzından çıkan sözle ülkeyi geriyor, tehlikeli gelişmelerin startını vermiş gibi gözüküyor; bir noktada Cumhurbaşkanı, devreye giriyor ve “sağduyu” mesajı veriyor.

Bu, bir tür “iyi polis-kötü polis oyunu” mu?

Adı geçen “aktörleri” bir nebze tanıyor ve Türkiye’nin siyaset ortamının ne şekilde hareket ettiğine dair bir ölçüde bilgi ve fikir sahibiyseniz, bu soruya “evet” cevabı veremezsiniz.

Temel “demokrasi” konularında birbirinden bu kadar farklı yaklaşımlar ise, Başbakan’ın pek rahatsız olduğu “devlette çift başlılık” görüntüsünü de haliyle uyandırıyor. Nitekim, Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, “devletin başı ile hükümetin başı aynı telden çalmaz” dedi.

Son örnek, BDP milletvekillerinin “dokunulmazlığının kaldırılması” konusu. Başbakan, birkaç gün önce bir yurtdışı seyahatine çıkarken, BDP milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması yönünde davranılacağını bildirdi, vakit yitirilmeksiniz “fezleke” TBMM Başkanlığı’na verildi. Ve, “fezleke” TBMM Adalet Komisyonu’na gönderilerek, “prosedür” başlatıldı.

Cumhurbaşkanı, tam bu noktada devreye girerek, dün, şu sözleri sarf etti:
“Geçmişte kendi siyasi tarihimizde, yakın siyasi tarihimizde bu olup bitenlerden örnekler var. Dolayısıyla kendimizi çıkmaz sokaklara itmememiz lazım. Burada herkesin sorumluluğu vardır. Bütün milletvekillerinin hepsinin sorumluluğu vardır. Yoksa geçmiş şeyler tekrarlanırsa bunların hiçbir yere götürmediğini de gördük. Daha önceki denemelerde de. Bu açıdan bu konuları herkesin çok büyük bir sorumluluk içinde götürmesi gerekir.”

Cumhurbaşkanı’nın bazı BDP milletvekilleri ile DHK Eşbaşkanı, bağımsız milletvekili Aysel Tuğluk’un Ağustos ayında Şemdinli’de PKK’lilerle kucaklaşma fotoğraflarını onayladığı kesinlikle söylenemez. Onaylamadığını açıkladı zaten.

Ama, buna karşı tepkinin BDP’lilerin, tutuklanmalarına yol açacak biçimde dokunulmazlığının kaldırılması yolunun açılmasına da kesinlikle karşı olduğu dünkü açıklamasında besbelli. “Geçmişte kendi siyasi tarihimizde, yakın siyasi tarihimizde”ki “örnekler”den kasıt, 2 Mart1994’te DEP (Demokrasi Partisi) milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması üzerine, TBMM’den yaka paça polis zoruyla götürülüp tutuklanmaları ve mahkûm olmaları olayıdır. Abdullah Gül, bu olayın “çıkmaz sokak” olduğunu isabetle tespit ediyor ve söz konusu “geçmiş şeylerin tekrarlanması”nın “hiçbir yere götürmediğini” de vurguluyor. Gerçekten de öyle oldu. DEP milletvekillerinden Leyla Zana, Orhan Doğan, Hatip Dicle, Selim Sadak, Sırrı Sakık, Sedat Yurtdaş ile Ahmet Türk ve bağımsız milletvekili Mahmut Alınak tutuklandılar. İlk dördü TCK’nın “örgüt üyesi olmak” fiilini düzenleyen 168/2 ve 373 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun ceza artırımını öngören 5. Maddesi uyarınca DGM tarafından 15’er yıl hapis cezasına çarptırıldılar. 10 yıl hapis yattıktan sonra Haziran 2004’te serbest bırakıldılar.

10 yıl hapis yatmış olan milletvekillerinden Orhan Doğan, 2007’de vefat etti. Leyla Zana bugün yine milletvekili. Selim Sadak, Siirt Belediye Başkanı ve KCK davası sanığı. Hatip Dicle, 2011’de Diyarbakır’dan yine milletvekili seçildi ama KCK’dan iki yıldır tutuklu. Yattıkları süre hesaplanarak tahliye edilmiş olan Ahmet Türk ile Sırrı Sakık yine milletvekili.

Mahmut Alınak, KCK’dan nasibini aldı, bir süre içerde kaldı. Sedat Yurtdaş, Diyarbakır’da “Kürt kimlik hakları” doğrultusunda mücadelesini sürdürüyor.

Arkadaşlarının tutuklanması üzerine yurt dışına kaçan Remzi Kartal, “sürgünde Kürt parlamentosu” çalışmalarında ön planda rol aldı. Zübeyir Aydar ise, TBMM çatısı altında onu barındırmayan “devlet”in karşısında Oslo’da “PKK müzakerecisi” olarak oturdu.

Yani, adı geçen DEP’lilerden hemen hiçbirisinin “nedamet” getirmediği, bazılarının tekrar TBMM çatısı altına –tekrar çıkartılmak ve tutuklanmak tehdidi altında- girdiği, bazılarıyla –Zübeyir Aydar örneği- “devlet”in müzakereye oturmuş olduğu gibi bir tabloyla karşı karşıyayız. 1994’te yapılan, -“devlet” açısından bakıldığında- para etmemiş.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “geçmiş şeyler tekrarlanırsa bunların hiçbir yere götürmediği” dediği durum bu.
Ama, 1994’te olan Türkiye’nin “parlamenter demokrasi tarihi”nin kara bir lekesi olarak “sicil”e işlendi. Ülkenin “demokrasi açığı”nın 2000’li yıllarda tekrarlanması tehlikesi söz konusu şu sırada.

Aradan geçen yıllar, “TBMM’de mutlak çoğunluk” iksiriyle tütsülenmiş olan Ak Partililerin “geçmişten ders alma” yeteneğini köreltmiş olabilir ama eski DEP’li-bugünkü BDP’lilerin “geçmişten ders alma” dürtüsünü farklı biçimde harekete geçirmiş vaziyette.

BDP’liler, bugün gelinen noktada, haklı ya da haksız, doğru veya yanlış, “kaybedecek bir şeyleri olmadıkları” duygusundalar ve 1994’e oranla çok daha derin bir kitle desteğine ve çok daha yaygın bir siyasi harekete dayandıkları kanısındalar. Bu nedenle, dokunulmazlıklarının kaldırılması, TBMM’den çıkarılmaları ve hatta tutuklanmaları pek umurlarında olmayacak.

Daha önemlisi ise şu: Eğer bir grup BDP milletvekilinin dokunulmazlığı kalkar ve tutuklanmalarının yolu açılırsa, geri kalan BDP milletvekilleri de TBMM’ye terk edecekler. Bu durumda, üç milyon dolayındaki oy –ki, sahip oldukları “siyasi özgül ağırlık”ın niteliksel değeri ve önem niceliksel olandan çok daha fazla- TBMM çatısı altında bulunmayacak demektir. Türkiye’nin –BDP’ye ne kadar karşı olursanız olun- böyle bir “gerilim”e ve “siyasi kriz hali”ne ihtiyacı var mıdır?

Abdullah Gül’ün “Bu konuları herkesin çok büyük sorumluluk altında götürmesi gerekir” sözlerinden çıkartılacak anlam da budur. İktidar, “tek adam” yönetimi görüntüsünü, “TBMM çoğunluğu” üzerinden bir “otoriter rejim”e dönüştürmeye başladı. Hrant Dink’i ölüme götüren utanç verici 301 uygulamasının yani ilgili Yargıtay kararının baş sorumlularından birini fütursuzca “Ombudsman” yani “kamu denetçisi” olarak seçti. “Kamu denetçisi” Nihat Ömeroğlu, Hrant Dink’i ölüme taşıyan, altında imzasının olduğu 301’e dayalı kararından pişmanlık bile duymuyor; “O gün önümüze gelen dosya o kararı vermemizi gerektirdi” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Son günlerin en büyük kepazeliği ise Pınar Selek davasının geldiği nokta. Bu, başlıbaşına bir yazı konusu. Bütün bir süreci, içinden geçtiği inanılmaz ve korkutucu tüm aşamaları, Pınar Selek’in avukatı Akın Atalay, “Bir Hukuk Garabetinin Öyküsü” başlığıyla T24 adlı internet sitesinde yazdı. Mutlaka ama mutlaka okunması gerekiyor, Türkiye’nin “hukuk” ve “adalet”te geldiği noktayı görmek için. Çok kötü bir nokta. Daha da kötü bir noktaya gelmemek için ise, BDP’lilerin dokunulmazlığı konusunda, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e kulak vermek gerekiyor...