Açılım: Nereye doğru? Nasıl?

Açılım sürecinin başlama-sı Ağustos ayının başına denk geldi. Sürecin ilk günlerinde ülke çapına büyük bir heyecan dalgası yayıldı.

Açılım sürecinin başlama-sı Ağustos ayının başına denk geldi. Sürecin ilk günlerinde ülke çapına büyük bir heyecan dalgası yayıldı. Buna anında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli karşı çıktı. Kısa bir duraksama ve şaşkınlığın ardından CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da “titredi ve kendine geldi” ve “Açılım Süreci”nin karşısında yerini aldı.
İki muhalefet partisinin direncine rağmen, bütün ülkeye yayılan “iyimserlik dalgası” dağılmadı. O günlerde yapılan kimi kamuoyu yoklamalarında yüzde 70 oranında “Açılım”a destek söz konusuydu. Bundan dört yıl önce toplumun tüm kesimlerine yayılan iyimserlik dalgasının bugün için geçerli olmadığını, tersine artan ölçülerde bir “karamsar” ruh halinin ortalığı kaplamaya başladığını itiraf etmek gerekir.
Bu “karamsarlık” hali, esas olarak Güneydoğu’da ve Kürt vatandaşlarımız arasında. Karamsarlıktan ziyade, bunu derin bir “hayal kırıklığı” ve “kırgınlık” olarak nitelemek daha da doğru olur. Elbette, bunda DTP’nin kapatılma kararının filizlenmeye başlayan karamsarlık, hayal kırıklığı, kırgınlık -ne derseniz
deyin- duygusunun üzerine tuz biber ektiğini ve bu duyguyu daha da derinleştirdiği ortada.
Peki, “iyimserlik dalgası” niçin bundan dört ay önce tüm ülkeye yayılmıştı?
Bunun temel nedeninin, “Açılım”ın amacının “terörü sona erdirmek”, başka deyimle “Kürt sorununu silah ve şiddet boyutundan kurtarmak” olarak algılanması idi.
Bugün, aradan dört ay geçtikten sonra bu duyguların terse dönmeye başlamasının nedeni ise, bu amacın gerçekleşmediği ya da gerçekleşmeyeceğinin görülmeye başlanması, Bu anlamda da geçen haftaki Tokat-Reşadiye saldırısı da, filizlenmeye başlayan o duygunun üzerine tuz biber ekti ve karamsarlık-hayal kırıklığı-kırgınlık duygusu derinleşir oldu.
Bunu tekrar tersine çevirmek ve “Açılım süreci”nin toplumumuzun en geniş kesimlerinde tekrar yerleşmesi için harekete geçmek şart.
***
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, dün yaptığı basın toplantısında “Süreç”in ve “Açılım”ı kastederek “çalışmanın özünün terörü tasfiye etmek ve demokratik standardı yükseltmek hususlarına dayandığını” ifade etti. “Açılım”ın eşgüdümüyle görevlendirilmiş olan İçişleri Bakanı’nın Başbakan Tayyip Erdoğan gibi “Açılım kararlılığını” ve sürecin devamını vurgulaması işin olumlu yanı.
Bununla birlikte, “terörün tasfiyesi” yani “Açılım”ın “nihai istasyonu”na ulaşmasına ilişkin olarak bugüne dek yapılanlar ya da yapılması tasarlananlardan farklı ve daha yaratıcı yollar bulmak gerekli. 25 yıldır devlet yetkililerinin hiçbiri “terörün tasfiyesi” amacını ifade etmekten ve güvenlik güçlerine bu konudaki desteklerini ilân etmekten geri durmadılar. Ancak, bu “terörün tasfiyesi”ni sağlamadı.
“Terörün tasfiyesi”ni, “terör örgütü” olarak yaftalanan PKK, kendisinin tasfiyesi olarak yorumluyor. Tüm liderleri ve sözcüleri, “Açılım”ın amacının “PKK’nın tasfiyesi” olduğunu söylüyor ve buna karşı direniyorlar.
PKK’nın ve liderinin “Kürt ulusal-siyasi hareketi” üzerindeki etkisi inkâr edilemez. Bu durumda örgüt ve lideri, “Açılım”ın amacını “PKK’nın tasfiyesi” düzlemine indirgeyerek buna karşı nüfuz ve etkilerinin uzandığı tüm kesimleri harekete geçirince, “Açılım Süreci” de raydan çıkmaya başlıyor.
Bu kısır döngünün kırılması zorunlu.
Bunun bir yolu, “Açılım”ın “özü” olarak İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın da vurguladığı diğer ayağını, yani “demokratik standartların yükseltilmesi” işine hızla girişmek. Daha önce de belirttiğimiz gibi “retorik siyasetin yerini hiçbir vakit tutamaz.” Hükümet, açıklamaların ötesine geçerek, “demokratik standartların yükseltilmesi” doğrultusunda somut ve üstelik “hızlı” somut adımların atmaya bir an önce girişmeli.
Birleşmiş Milletler İşkenceyle Mücadele Protokolü, İnsan Hakları Kurulu ile ilgili tasarı, Ayrımcılıkla Mücadele Kurulu ile ilgili çalışmanın TBMM’ye gönderilecek olması iyi, güzel ve olumlu ama yeterli değil. Türkiye’nin özellikle genç Kürt kitlelerinde “dağ”ın cazibesinin, “silahla hak arama yolunun anlamsızlığı”nı, dolayısıyla örgütün varlığı ve söylemine ilişkin soru işaretlerinin “Kürtler alanı”nda ortaya çıkmasını sağlayacak somut yasal girişimler ön almalı.
Bunlar arasında “anadilde eğitim” gibi Anayasa değişikliği gerektirecek unsurlar olsa da ve Anayasa bugün değiştirilebilecek halde olmasa bile, şimdiden bu yönde
çalışmalar başlatılmalı.
Ve bu doğrudan Kürtler muhatap alınarak yapılmalı.
DTP kapatıldığı ve Kürt temsili “yasal demokratik alan” dışına çıkartıldığına ve “Demokratik Toplum Kongresi” kararı uyarınca TBMM’den çekilme öngörüldüğüne göre, nasıl yapılacak?
Türkiye’de “Kürt kimliği”ni temsil eden sivil toplum kuruluşları yöneticilerini, yasaklı duruma düşürülmüş DTP’liler de dahil olmak üzere içine alacak temas mekanizmaları ve çalıştaylar oluşturarak mümkün olabilir ve sürekli olarak eski DTP milletvekilleri TBMM’ye davet edilir.
Peki, işin “terörle mücadele” yönü? Yani, “demokratik standartların yükseltilmesi”yle eş zamanlı olarak yürümesi gereken ve yürüyecek olan yönü?
***
İçişleri Bakanı “terörle mücadelenin uluslararası ilişkiler boyutunda somut sonuçlar elde etmeye yönelik çalışmaların da devam ettiğini” belirterek, “buna ağırlık vereceklerini, konuyla ilgili Dışişleri Bakanlığı ile görüşmelerin olacağını” bildiriyor.
Bunun tercümesi Irak Kürdistanı’nda Kandil’e ilişkin alınacak önlemler ve bu konuda Washington, Bağdat ve Erbil ile işbirliği.
Ne var ki, burada “kavramsal”
bir yenilenme de yarar var. Şu soruyu sormalıyız: PKK’nın gücü gerçekten Kandil’deki silahlı varlığından mı geliyor?
Gerçi, “dağdan indirmek” ve “PKK’nın silahsızlandırılması” elbette ki “Açılım”ın, ülkenin her köşesinde heyecan uyandıran “savaşın bitirilmesi” amacının belkemiği ama PKK’nın “Açılım”ı raydan çıkartma ihtimali taşıyan asıl gücü Kandil’den kaynaklanmıyor.
Ya nereden kaynaklanıyor?
İmralı ile Diyarbakır, Yüksekova, Kızıltepe, İstanbul Okmeydanı, İzmir Kadifekale, Mersin vs. sokağı arasındaki “duygusal bağ”dan ve o genç Kürt kuşaklarının Türkiye’den “ruhi kopuş” halinde bulunmalarından kaynaklanıyor.
Bu ortamda “PKK’nın tasfiyesi” söyleminin sokakları köpürtmekten başka varacağı bir adres şu sırada yok. Türkiye’de kamu düzeninin allak bullak olmasını önlemek için Kandil üzerine yoğunlaşmanın da şu sırada dolayısıyla doğrudan bir faydası yok.
Hep söyledik, mesele, PKK ve etkilediği geniş kesimi “sorunun tarafı” olmaktan çıkartıp, “çözümün parçası” haline dönüştürmekte.
Nasıl mı?
Bu “siyaset”in işi. Siyaset, bunun için var. 

Cengiz Çandar’ın bu yazısı aynı anda Referans gazetesi ve www.hurriyet.com.tr web sitesinde de yayımlanmaktadır.