Açlık grevlerinin ardından...

Abdullah Öcalan, bundan böyle 'sorunun tarafı' olmaktan çıkarılarak 'sorunun çözümünde ortak' olarak değerlendirilebilir.

Yaklaşık iki haftadır her güne tedirgin başlayıp, üstelik Türkiye ile arasında büyük saat farkı bulunan ülkede o duygu daha da kuvvetlenmişken ‘açlık grevleri’nin sona erdiğini duymak, tanımı zor bir sevinç hali.

İşin ‘insani’ ve ‘vicdani’ yanına yakın ölçüde, ‘siyasi önemi’ de vardı. Eğer tek bir can yitirilse, Kürt sorununun zaten içinde bulunduğu ‘şiddet sarmalı’, tamir edilmesi bundan böyle çok daha zorlaşacak biçimde ‘helezoni’ olarak tırmanma potansiyeli taşıyordu.

Bobby Sands ‘efsane’si

‘Açlık grevleri’nde ölüm vakaları kendiliğinden ‘efsane’ oluştururlar ve o ‘efsane’ üzerinden yeni ‘siyasi kimlik’ oluşur. Hafta içinde, Bobby Sands ve IRA’yı bu bağlamda, İngiltere-Kuzey İrlanda tecrübesini bilenlerle konuşuyorduk. Birisi, “Sinn Fein de IRA da vardı ama Sinn Fein de IRA da Bobby Sands’in açlık greviyle birlikte Sinn Fein ve IRA oldular” dedi.
Bobby Sands ve arkadaşları ‘açlık grevi’ sonucunda, Kuzey İrlanda’nın bizdeki ‘Diyarbakır Cezaevi’ne tekabül eden kötü ünlü ‘Maze Hapishanesi’nde hayatlarını kaybettikleri vakit, IRA’nın silahlı mücadelesi 12 yaşındaydı. Onların ölümünden sonra IRA, ‘Bobby Sands efsanesi’ üzerinden güçlenerek ve katılaşarak, silahlı mücadelesini artan ölçülere vardırarak 17 yıl daha sürdürdü. Sinn Fein, temel aktör oldu.

Bobby Sands öldüğünde 27 yaşındaydı ve Westminster’e yani Londra’daki Britanya Parlamentosu’na yeni seçilmişti. Yani ‘milletvekili’ sıfatı taşıyordu. Bobby Sands ve arkadaşlarına, kimse ‘örgütün kullandığı aldatılmış çocuklar’ muamelesi yapmadı. Açlık grevi ciddi iştir. Aldatılarak ve aldanılarak girilmez.

Türkiye’deki kadar, -demokratik ülke olduğu varsayımından hareket ederek konuşuyoruz; diktatörlüklerde zaten açlık grevi, hiçbir fayda ve sonuç getirmeyeceği için başvurulan bir yol olamaz- iktidarın anlayamadığı, hoyrat, kaba ve vicdansız bir tavır aldığı ‘açlık grevi tecrübesi’ pek görülmemiştir. 1981’de İngiltere’deki Margaret Thatcher hariç. Buna rağmen Türkiye’deki ‘açlık grevleri’nin can kaybı ve onun yol açabileceği her türlü olumsuz sonuç olmadan son bulması, adeta ‘mucizevi’ bir gelişme sayılmalı.

‘Açlık grevleri’nin ölümle bitmesinin en tehlikeli yönü, oluşacak ‘efsane’ üzerinden ‘dağ bağımlısı’ haline gelmeleri olacaktı. ‘Şiddet iptilası’ daha da kuvvetli bir ivmeyle gelişecekti. Böyle ve üstelik etkili bir ‘iç dinamik’, uzun yıllar Türkiye’yi ‘Kürt sorunu’ sancısıyla iki büklüm tutacaktı. Çünkü Türkiye’nin yeni Kürt kuşaklarının çok önemli bir bölümüyle ülke ve ‘devlet’ arasında en ufak bir ‘manevi bağ’ zaten yok.

Son 48 saattir bütün bu ihtimallerin ortadan tümden kalkmış olduğu söylenemese de en azından ‘şimdilik’ bu ‘tehlikeli ihtimal’ gerçekleşmemiştir.

Erdoğan ve Öcalan

Uzun açlık grevleri boyunca, yazılarda kimi zaman ima yoluyla, özel konuşmalarda açıkça ifade ettiğim bir değerlendirme vardı: Açlık grevlerini sadece iki kişi sonlandırabilir; Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan.

Başbakan, bunu, konuya ‘duyarlı’ davranarak yapabilirdi. Onun ‘duyarlı davranış’ ortaya koymasıyla harekete geçebilecek ‘ara mekanizmalar’a açlık grevlerinin durdurulması için yeterli ve gerekli ‘manevra alanı’nı sağlayarak bunu yapabilirdi. Yani Abdullah Öcalan’ın ‘bırakın’ talimatını vermesini sağlayacak mekanizmaların kurulmasına kapı açarak...

İkinci kişi Abdullah Öcalan idi. Bir buçuk yıldır sesi soluğu duyulmuyor ve bir buçuk yıldır müthiş bir propaganda makinesi çalıştı ve onun ‘artık eskisi gibi olmadığı’, örgütünün, daha da doğrudan bir deyimle ‘Kandil’in onu dinlemediği çok yazıldı, çizildi, söylendi. Oysa gerek kitle ve gerekse örgütü üzerindeki etki ve nüfuzunun farkında olanlar için durum öyle değildi.

Hapishanelerde açlık grevlerindeki yüzlerce kişi, şayet Kandil bitirin dese bitirmezdi. Kendileri de ‘açlık grevi’ne girmiş olan BDP milletvekilleri de Kandil “Yeter, bitirin” dese bitirmezlerdi. Onu yaptıkları anda, BDP’nin Kandil’i yönetmekte olduğunu ilan etmiş olurlardı zaten.

‘Tutuklular’, Kürt siyasi hareketinde Kandil ile eşit ölçüde sayılabilecek bir ağırlığa sahipler.

‘İmralı’ya yani Abdullah Öcalan’a ise kimse direnemezdi.

Temel algılama hatası

Açlık grevlerine ilişkin temel algılama hatası, bunların Kandil’den gelen emirle başlatıldığı ve yapıldığına dair oldu. ‘Kürt siyasi hareketi’ genellemesiyle ifade edilen yapıda, bunun silahlı kolu ve fiili komuta merkezi olarak Kandil var. ‘Yasal alan’daki seçilmiş unsurlarıyla milletvekillerinden belediye başkanlarına kadar BDP var. Tabii ki ‘tutuklu lider’in bulunduğu İmralı var. Bir de... Hapishanelerdeki binlerce ‘tutuklu’ var.

‘Tutuklular’ın ‘Kürt siyasi hareketi’ içinde özel yeri ve ağırlığı bulunur. Hep öyle olmuştur. Onlar, özelliklerinden ötürü, Kandil’in doğrudan komutasına tabi olmamışlardır, olmazlar ve olamazlar. Ama onlar için Abdullah Öcalan tartışılmaz.
‘Açlık grevleri’ni de onlar başlattılar ve sürdürdüler. Yani ‘tutuklular’... Yani ortada ‘aldatılmış çocuklar’ yoktu.
Sadece Abdullah Öcalan “Bırakın” derse bırakırlardı ve öyle oldu.

Buradan birtakım ‘dersler’ çıkarabiliriz:

1- Abdullah Öcalan ve onun mensup olduğu ‘kuşak’, Kürt sorununun ‘makul’ biçimde ve ‘Türkiye denklemi’ içine alınarak konuşulabilmesi şansını ifade ediyor.
2- Abdullah Öcalan’ın ‘Kürt siyasi hareketi’ üzerindeki –kimileri ‘içerden’ kırmaya çalışsa bile, otoritesi ve nüfuzu görülmüş olmalıdır.
3- Bu özellikleri sayesinde, Abdullah Öcalan, bundan böyle ‘sorunun tarafı’ olmaktan çıkarılarak ‘sorunun çözümünde ortak’ olarak değerlendirilebilir.

Olmaz, olamaz denemez; ‘Oslo’, bir noktada tıkanmış olsa da böyle bir şeyin pekâlâ ‘olabileceği’ni gösterdi.

‘Oslo emsali’ önümüzde duruyor. O ‘süreç’in Türkiye ortamı bugün yaşananlara tercih edilmez mi?