Adını koymak...

1915'in ne olduğunu "tarihçilere bırakmak", o tarihte olanlara dair toplumumuzun ve bireylerimizin "ahlâki sorumluluk"tan kaçması için, "tarihle yüzleşmek"ten kaçınması için kolay bir bahane de sağlıyor.

Hrant Dink’e sorma zamanıdır?

Ne diyordu?

“Atalarımın başına geleni biliyorum. Buna kiminiz katliam, kiminiz soykırım, kiminiz tehcir, kiminiz trajedi diyorsunuz. Atalarım da Anadolu deyimiyle kıyım derdi. Bir devlet kendi yurttaşlarını, hem de savunmasızlarını, çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden, kök saldığı ortamlardan söküp, bilinmez bitmez yollara salıyorsa, bunun sonucunda da bir halk büyük bir bölümüyle yok oluyorsa, bugün bizlerin bu durumu izah edecek kelimeleri tercih etme kıvranışımız, insan olma özelliğimizin hangi vasfıyla izah edilebilir?

‘Buna soykırım mı desek göç mü desek?’ diye cambazlıklar yapacaksak, her ikisini de aynı ölçüde mahkûm edemeyeceksek, soykırım yerine tehciri ya da tehcir yerine soykırımı tercih etmekle, insan oluşumuzla ilgili onurun hangi parçasını kurtarmış olacağız?”

Bir gün ben de durup dururken sormuştum: “Hrant, sence 1915 soykırım mıdır?”

O koca kollarını yana açarak, yüzünde belli belirsiz acı oturmuş bir gülümsemeyle, “Cengizciğim, ben Ermeni’yim” diye cevap vermişti.

Üstelemiştim: “Biliyorum Ermeni olduğunu. 1915 soykırım mıydı, değil miydi sana göre? Onu soruyorum. Çünkü, bunca yıldır arkadaşız; ne aramızda konuşmalarda ne de televizyonlarda tartışma programlarına çıktığında, bu sözcüğü hiç kullanmamış olduğunu farkettim birden. Onun için soruyorum: 1915, sence, soykırım mıydı?”

Hrant tane tane anlatmıştı bana: “Biz Ermeniler de aramızda hiç konuşmayız bunu. Hiçbir aile çocuğuna bu konuda bir şey anlatmaz. Ama bu bir ‘iç bilgi’dir. Bütün Ermeniler bu ‘iç bilgi’ ile doğarlar. İnsan her bildiğini, her yerde her dakika söylemez ya. Onun gibi bir şey…”

Şimdi yukarıdaki, alıntıyı Hrant’ın bu konuda ne dediğini bir kez daha okuyun. Hasan Cemal, “1915’in 100, yılında Ermenilerin soykırım acısını paylaşıyorum” başlıklı önceki gün yayımlanan T24 yazına yerleştirmişti Hrant’ın ne dediklerini.

Hasan Cemal, dedesi 1915’in baş sorumlusu İttihat Terakki’nin “üç büyük”lerinden birinin, Cemal Paşa’nın torunu. Hayattaki en yakın arkadaşlarından birini Ermeni terör örgütü Asala’nın kurşunlarına kurban vermiş birisi. Bu özelliklere sahip bir insanın, günümüzün Türkiye’sinde

“1915 Ermeni Soykırımı” adlı bir kitap yazması öyle kolay iş değildi. Son yazısında da, “soykırım” sözcüğünün telaffuzuyla ilgili kendi serüvenini çok çarpıcı biçimde anlatıyor.

Yazısında George Orwell’in “Özgürlük, insanlara duymak istemedikleri şeyleri söyleyebilmektir” sözünü alıntılamış. Türkiye’nin bugün “özgür aydınlar”a ihtiyacı her zamankinden fazla.

1915’in 100. Yıldönümü'nde Türkiye’de “özgür insan” ve “özgür aydın” olabilmek, “Ermenilerin 100 yıl önceki soykırım acısını paylaşıyorum” diyebilmekten geçiyor.

Yani “tarihle yüzleşebilmek” cesaretinden.

Hasan Cemal’in yazısından:

“James Joyce’un Ulysess isimli romanındaki şöyle bir cümleyi hiç unutmam :’Tarih hep uyanmak istediğim bir kâbustur.’ Tarihi bir kâbus olmaktan hep birlikte çıkarmak, bu ‘kâbus’tan bir an önce kurtulmak zorundayız… Tarihin bizi esir almasına izin vermeyelim. Tarih yüzünden birbirimize düşmanlaşmayalım. Tarihin zincirlerini kırıp ne kadar özgürleştirirsek, tarihten gelen ön yargılardan ne kadar kurtulursak, bizler de o kadar özgürleşiriz.”

Tarihten kaçarak yüzleşebilmek mümkün değil. Dolayısıyla, “özgürleşebilmek” de mümkün değil. Yüzbinlerce insanın, en başta onbinlerce çocuğun, korunmasız kadın ve yaşlı insanın, hangi gerekçeyle olursa olsun –tekrar altını çiziyorum: hangi gerekçeyle olursa olsun-  bundan 100 yıl önce başına gelen yürek burkan acıları bir yana bırakıp, bir sözcük, bir kavram üzerine kıvranıp duruyorsanız, “özgürleşemez” ve adını “tarih” koyduğunuz “kâbus”tan uyanamazsınız.

Kıvranır durursunuz. Birey de olsanız, toplum da olsanız. “Devlet” de olsanız, farketmez. Özgürleşemezsiniz; kıvranıp durursunuz.

Adam, “hükümet” adına konuşuyor, 1915’in 100. Yıldönümü için “Bilerek, kasıtla ve isteyerek soykırım yapmadık” diyor ve ekliyor: “BM’nin tarifine 1915’te yaşanan olaylar girmez. Biz kendimizden eminiz” diyor.

Siz kimsiniz? İttihat Terakki misiniz? İttihat Terakki’nin devamı mısınız? 1915’ten söz ederken niçin “Biz” diye konuşuyorsunuz?

Hem bu nasıl bir cehalet?! “BM’nin tarifine 1915’te yaşanan olaylar girmez”miş. Hiçbir tarife girmese bile, tek bir şeye girse bile, BM’nin tarifine girer. Sebebi çok basit.

Zira “Soykırım” sözcüğünü icat eden Rafael Lemkin adlı bir hukukçu. BM’nin “1948 Soykırım Konvansiyonu”nu kaleme alan o. İlk orada kullandı zaten. Rafael Lemkin’e ilham veren ise1915’in kendisi. Soykırım sözcüğünü 1915’te olanları karşılaması için Rafael Lemkin icat ediyor ve Konvansiyon’u bu amaçla kaleme alıyor.

Daha hâlâ neyi tartışıyorsunuz?

Hem ne şaşkın bir açıklama bu: “Bilerek, kasıtla ve isteyerek soykırım yapmamış”mış… Bir tweet alaya alıyordu, “Böyle demekle, bir buçuk milyon kişiyi kazara öldürdük demiş olunmuyor mu?” diye…

Üstelik bütün bunların İslam’da yeri yok. Mücahit Bilici, “Müslüman da insandır. İslam der ki Müslüman hata yapabilir ve hata yaparsa istiğfar etmelidir. Milliyetçilik ise der ki biz hata yapmayız; dolayısıyla yaptığımız herşey doğrudur. Aradaki fark budur” diye yazdı.

Şu satırlar ise bir “halis İslamcı”nın, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun T24 yazısından:

“Aslında bu tartışmayı bitirecek olan devlet değildir. Devlet mantığı inkâr yönünde çalışacaktır. 1915’te dindar Müslümanlar bu zulme şiddetle karşı koymuştu; en başta şiddetle eleştiren de Bediüzzaman Saidi Kürdi idi.”

Türkiye’de 1915’in 100 yıl sonrasında işin içinden çıkamıyorsak, konuyu, yıllardır temcit pilavı gibi tekrarlanan haliyle “tarihçilere” mi bırakalım acaba?

Öncelikle, bu konu “tarihçiler”e bırakılacak bir konu değil. Neden değil, bir başka yazımda ele alacağım. Ama, şu kadarını söyleyebiliriz: 1915’in ne olduğunu “tarihçilere bırakmak”, o tarihte olanlara dair toplumumuzun ve bireylerimizin “ahlâki sorumluluk”tan kaçması için, “tarihle yüzleşmek”ten kaçınması için kolay bir bahane de sağlıyor. Bu nedenden ötürü de, 1915, başlıbaşına bir “tarihçiler tartışsın” konusu değil.

Tekrar Hrant Dink’e dönelim;

‘Buna soykırım mı desek göç mü desek?’ diye cambazlıklar yapacaksak, her ikisini de aynı ölçüde mahkûm edemeyeceksek, soykırım yerine tehciri ya da tehcir yerine soykırımı tercih etmekle, insan oluşumuzla ilgili onurun hangi parçasını kurtarmış olacağız?”

Hangisini?

“Tehcir”, yer değiştirme anlamına geliyor. Son derece “renksiz” bir niteleme. Yani, yüzbinlerce Ermeni bir “yer değiştirme”den ötürü mü yok oldular. Bu sözcüğü kullanarak, bir “tarihi gerçeği” hem de “objektif” biçimde dillendirmiş mi oluyoruz?

Bu mu? Bu kadarcık mı? Bununla mı tatmin olmalıyız?

1915’in 100. Yıldönümünde, “ama’sız” ve “şarta bağlı olmaksızın” yapılanın adını koymak “özgürleşme”nin “ön şartı” haline geldi.

1915'in 100. yılında Ermenilerin Soykırım acısının önünde saygıyla eğiliyorum.