Ahmet Hakan'a saldırı ve iktidarda "lumpenleşme"nin işaret ettiği yön...

Ülkenin çivisi çıkmıştır. 13 yıldır iktidarda olan bir parti, bir kişinin iktidarının aracı halinde, giderek, "lumpenleşen" bir baskı aygıtı haline dönüşmektedir.

Ahmet Hakan’a saldırının “teşhis”i, “anlamı” ve “muhtemel sonuçları”na ilişkin en doğru, en çarpıcı satırlar Yavuz Baydar’dan geldi.

Türk medyasının en bilinen “ombudsmanı”dır Yavuz Baydar. Medya ortamı üzerinde Harvard’da altı ay kalarak kaleme aldığı çalışma, “Bir Açık Hava Hapishanesi Olarak Haber Merkezi: Türkiye Medyasında Yozlaşma ve Otosansür” adıyla iki dilde (Türkçe-İngilizce) yeni yayımlandı.

“Ahmet Hakan olayı”na ilişkin olarak Bugün gazetesinde dün yer alan “’Mafya Tutulması’na kapılmış sürüklenen utanç ülkesi” başlıklı yazısının şu satırlarını kaydedelim:

“Epeydir medya patronlarını esir veya satın almak, gazeteci kovmak, susturmak yetmemişti; ardından robotlaştırılmış bir siber holigan güruhu en ağır nefret söylemiyle, tetikçi köşelerinden, kanun tanımadan, sistematik olarak kalan bağımsız ve hür seslere en korkunç tehditleri yağdırdı durdu.

Ama azgınlık, hukuk tarafından durdurulmazsa, yargı çökmüşse, bununla kalmayacağı da belliydi. Eşyanın tabiatı böyledir çünkü.

O zaman gazeteci, aydın, muhalif sivil aktivist veya siyasetçileri dövmeye, tepelemeye, hırpalamaya, yazamaz-çizemez, program sunamaz hale getirmeye gelir sıra.

Göreceksiniz, medya grubuna polis operasyonu düzenlemekle, bir partinin güdümünde gazete vandalizmiyle, gazeteci darp etmekle de bitmeyecek bu iş.”

Yani, Ahmet Hakan’a yönelik saldırı, düpedüz, “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” özdeyişine uygun biçimde gelişmişti. AKP iktidarının ileri gelen isimlerinin, kimisi doğrudan doğruya Ahmet Hakan’ı hedef alan şu sözleri çok yakın tarihte sarfetmiş olmasını unutmayalım:

“Merhamet sınırını aştı. İstersek seni sinek gibi ezeriz… Aydın Doğan’ın tırnaklarını da dişlerini de sökmesini biliriz…”

Bu sözlerin sahiplerinden biri, Cumhurbaşkanı’nın “medyadaki fedailiği” ile “iktidar tetikçiliği” arasında gidip gelen birisi, bir diğeri AKP milletvekili.

Zaten Hürriyet’e (Cumhurbaşkanı’nın ağzını açıp bir kez kınamadığı) iki saldırıdan birinin elebaşısı olarak ortaya çıkan ve Ahmet Hakan’ın “dayağı hakkettiği”nden söz eden birisini, Başbakan, mazur göstermeye kalkmış, AKP Gençlik Kolları başkanlığı yapan ve milletvekili olan o kişi son AKP Kongresi’nde divan üyeliğine oturtulmuştu.

Bunların kalkıp, Ahmet Hakan’a yapılan saldırıyı –usûlen- kınamasının inandırıcı bir tarafı olabilir mi? Ahmet Hakan’a saldıranların AKP üyesi olmalarında bu durumda şaşılacak bir durum olabilir mi?

Kaldı ki, iktidar çevrelerinin doğru dürüst kınadığından da söz edilemez. Cumhurbaşkanı’nın uçağının sürekli konuklarından ve “akil adamları”ndan biri, saldırıyı apaçık bir “ironi” ile Aydın Doğan’ın düzenlettiğini yazacak kadar kendini kaybetmiştir. Bu kişinin yazdığı gazetenin başyazarı ise, “Hergele Hakan’ın burnunu kıran da kardeşim” diye fütursuzca yazabilmiştir.

Cumhurbaşkanı’nın günlüğünü tutmaktan öteye özel bir marifeti bugüne dek bilinmeyen ve “medyaya yönelik baskı” işleriyle epeyce meşgul olmuş bir başbakan yardımcısı ise, sözde kınarken, tepkisinin asıl vurgusunu saldırıyı kınayanlara yöneltmiş, bir anlamda “kaşığıyla verirken sapıyla çıkartmıştır.”

Hal böyle olunca, Yavuz Baydar’ın “Göreceksiniz, medya grubuna polis operasyonu düzenlemekle, bir partinin güdümünde gazete vandalizmiyle, gazeteci darp etmekle de bitmeyecek bu iş” tespitinin isabeti üzerinde düşünmek durumundayız.

Bitmeyecek de nereye gidecek peki?

Yavuz Baydar’ın yazısında bu konudaki kanaati şöyle:

“Başladı mı durmaz. En tehlikeli kapılar açılmıştır. Bunun ardından, Allah korusun, daha ağır şiddet eylemleri ve cinayetler, suikastlar da gelecektir.1970'lerin ikinci, 1990'ların ilk yarısında yaşanan dehşet günlerine iyice yaklaştık.”

Bu ne demek?

Gazetecilerin can güvenliğinin ortadan kalkması demek. Gazetecilere, aydınlara, muhaliflere yönelik suikastların, siyasi cinayetlerin başlaması demek.

Böyle bir ihtimal var mı?

İster beğenin ister beğenmeyin, Hürriyet gibi Türkiye medyasında özel ve önemli bir yer işgal eden gazeteye,  1945’teki “faşizan tek parti dönemi”nin yüz karası “Tan Matbaası Saldırısı”nı hatırlatan iki kez saldırı olacak, Cumhurbaşkanı suskun kalacak, hükümetten üç gün boyu tek ses çıkmayacak; yani Hürriyet’e saldırılması “olağanlaştıralacak” ve “sıradanlaştırılacak”.

Bu yöndeki gidişatın mantıkî ve bir bakıma doğal sonucu, Ahmet Hakan’ın öylesine saldırı bir hedefi olmasıdır.

Bu da olağanlaşır ve sıradanlaştırılır ise, gidişatın bundan sonra izleyeceği rotadaki mantıkî ve doğal sonuç, gazetecilerin, aydınların, muhaliflerin suikast ve siyasi cinayetlerle ortadan kaldırılmasıdır.

Bu ülkenin görmediği bir şey de değildir üstelik bu. Bırakın 1910’da meçhul bir kurşuna hedef olan Ahmet Samim’i, 1948’de vahşice ve kalleşçe öldürülmüş Sabahattin Ali’yi; çok yakın tarihimizde Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Hrant Dink gibi gazeteci-aydınları kahpe suikastlara kurban etmiş bir ülke burası.

Dolayısıyla, “Ahmet Hakan olayı”nın gösterdiği yön, gidişata bakılırsa, budur.

Büyük tehlike, bu ülkede 13 yıldır tek başına iktidar sorumluluğu üstlenmiş bir partinin “proje”sini yitirmiş, bir “söylemi”nin (narrative) kalmamış olması ve giderek “lumpenleşmesi”dir.

“Lumpenleşme” hali, “Saray dili”nin “lumpenleşmesi”yle her gün beslenmektedir. 1 Ekim günü Tayyip Erdoğan’ın TBMM konuşması içeriği ve genel kurul salonundaki polemiklerle Cumhuriyet tarihimizde ibret verici bir örnek olarak kalacaktır.

Cumhurbaşkanı sıfatının men etmesi gereken, cumhurbaşkanı sıfatına ilişkin olarak yapılması akla gelmeyecek her şey gerçekleşmiştir.

Ülkenin çivisi çıkmıştır. 13 yıldır iktidarda olan bir parti, bir kişinin iktidarının aracı halinde, giderek, “lumpenleşen” bir baskı aygıtı haline dönüşmektedir.

Hasan Cemal, dün T24’te Ahmet Hakan’a yapılan saldırıya ilişkin yazısına “İşte faşizm böyle bir şey” başlığını attı ve “Türkiye’de normalleşmenin yolu 1 Kasım’da Erdoğan’a dur demekten geçiyor” diyerek “çıkış yolu”na işaret etti.

O sırada, HDP seçim bildirgesini açıklıyordu. Şu satırlarını izleyelim:

“Seçimle işbaşına geldiler ama seçimle gitmek istemediler. Seçimle gelenler, bugün savaşla yeniden iktidar olmak istiyorlar.  Sarayın iktidar hırsı ve o iktidarı sürdürmek için mevcut, egemen siyasetin her şeyi göze alması. 7 Haziran seçimlerinden sonra, gözümüzün içine baka baka ‘Eğer 400 vekil verseydiniz bütün bunlar yaşanmayacaktı’ dediler. ‘Bütün bu savaş ve çatışma olmayacaktı’ dediler. İşte bu kadar yüzsüzce ilan edilmiş bir savaş var karşımızda.

Dün başaramayacaksınız, sizi sultan yapmayacağız, sizi başkan yaptırmayacağız dedik, bugün de yine başaramayacaksınız, sizi diktatör yaptırmayacağız diyoruz.”

7 Haziran’da verilmiş ve tutulmuş olan “söz” eğer 1 Kasım’da da gerçekleşirse, yani “sizi diktatör yaptırmazlar” ise, o zaman “çıkış yolu” var demektir.

Peki, 1 Kasım’a ne yoldan gideceğiz, nasıl ulaşacağız?

Bir soru da bu…