Akyarlar sahilindeki Kobanili o çocuk...

Tarihimizden de coğrafyamızdan da hiç kaçamayız. İşte bunu anlattı bize o Akyarlar sahilindeki Kobanili o küçük çocuk

Üç gün önce fotoğrafını sosyal medyada gördüğüm anda, görüntüden anında uzaklaştım. Sonra defalarca geri dönüp o fotoğrafa bakma arzusu içimi dürttü.

Her baktığım anda ise, bakmak istemedim. Görüntüden kaçmak istedim. Tekrar tekrar... Aynı gelgitler...

Sanırım, yeryüzündeki yüz milyonlarca kişi benzer duyguları yaşadı. Alan Kürdi’nin, Akyarlar’da denizin yanı başına uzanmış, yürekleri dağlayan, cansız bedeniyle o görüntüsü, tarihin unutulamaz fotoğraf kareleri arasındaki yerini aldı. 

O görüntüyü gören herkes için ortak ve her bir birey için kendisine özel nedenlerden kaynaklanan duyguları uyandıran çocuk.

Kobani’li Alan Kürdi. Bir Türk güvenlik görevlisinin adını Aylan diye telaffuz etmesi üzerine “kurbanın isminde bile asimilasyon politikasını sürdürüyorlar” diye bazı Kürt çevrelerinden gelen ithamları harekete geçiren, birçok ülkede iç siyasi hesaplaşmalara zemin oluşturan, polemik konusu olan, bütün dünyanın artık kendisini Aylan olarak tanıdığı, Akyarlar’daki deniz kıyısından alınıp önceki gün Kobani’de toprağın altına bırakılan küçük melek.

O küçücük haliyle, kendisinden bir-iki yaş büyük küçücük ağabeyi Galip ve genç annesi Rihan ile birlikte defnedilirken, adeta onların da temsilciliğini üstlenmiş olan Aylan.

Hem herkes o fotoğrafa bakmaktan kendini alamıyor, hem baktığı anda kaçmak istiyor ve ister istemez şu soruyu herkes kendisine soruyor: “Niçin o çocuk?” Yani, niçin Alan ya da Aylan?

 Birçok insan, fotoğrafı “müstehcen” de buluyor. Zira, bakılacak üzerine bir sürü laf söylenecek, yazılacak çizilecek ve...

Ve, hayat devam edecek. Bir süre sonra, Aylan’ın Akyarlar’da deniz kıyısına en masum haliyle uzanmış ama cansız uzanmış bedeni, arşive bırakılacak. Bırakılan yerden hayatlar, nerede nasıl yaşanıyorsa, orada aşağı yukarı aynen devam edecek.

İşin “müstehcen” tarafı bu.

Akla, Adorno’nun, Auschwitz’de yaşanan o büyük acı, insanoğlunun öylesine alçalabileceğine inanılamayacak kötülüğünün ardından “Artık şiir yazılamaz. Auschwitz’den sonra artık şiir bitmiştir” demiş olduğu geliyor.

Auschwitz’den sonra şiir yazılmaya nasıl devam ettiyse, Akyarlar’daki Aylan görüntüsünden sonra da hayat akıp gideceği için o görüntüyü dönüp dönüp izlemek, üzerinde konuşmak, yazmak çizmek; bazı insanlarda anlaşılır biçimde bir tür “müstehcenlik” duygusu uyandırıyor.

Ama soru ortaya yerde duruyor: “Niçin o çocuk?”, “niçin Aylan”, “Suriye’deki savaşın sonucu olan nice trajik görüntü varken, niçin o görüntü?”

Aylan’ın Akyarlar sahilindeki görüntüsünün çok yönlü ve çok işlevsel bir rol oynadığı da belli oluyor. O görüntü “siyasi cadı avı” için bazılarına önemli koz da vermiş durumda.

Örneğin, ABD’nin en tanınmış aşırı ve azgın muhafazakârlarının başında gelen, Washington Post’un Evangelist köşe yazarı Michael Gerson, Obama’nın Suriye politikasına saldırmak için yeni bir fırsat eline geçirmiş, “Obama’nın Suriye’deki başarısızlığının dehşet verici sonuçları” başlıklı yazısının giriş bölümüne zemin oluşturmuş:

“Kırmızı tişörtlü küçük bir çocuğun, boğulmuş vaziyette bir Türk sahilinde yüzükoyun yerde yatması bir trajedidir. Suriye’de 200 binden fazla kişinin ölmüş olması, 4 milyon kişinin mülteci olarak kaçması ve 7.6 milyon kişinin evinden barkından olarak yer değiştirmesi istatistiktir. Ama bütün bunlar çok büyük boyutlarda bir kollektif başarısızlığı temsil ediyorlar.”

Oysa, söz konusu “kollektif başarısızlık”ın “sorumluluk alanı” yazarın tasavvurundan çok daha geniş. O, “Kırmızı tişörtlü çocuk”un “trajik ölümü”nden ABD Başkanı Obama’nın Suriye politikasını sorumlu tutarken, Aylan’ın cansız bedeninin bulunduğu ülkenin devlet başkanı, kendisine CNN International tarafından yöneltilen “Suçlu kim?” sorusuna “Ben doğrusu tüm Batı dünyasını bu konuda suçlu buluyorum” karşılığını verdi.

CNN muhabirinin Batı’yı “Akdeniz’i bir mezarlığa dönüştürmekle mi suçladığı” sorusunu ise “gerçeğin bu olduğunu” söyleyerek cevapladı.

Aylan’ın cansız bedeninin görüldüğü fotoğrafın ailecek kendilerini ağlatan bir kare olduğunu –muhtemelen doğru söylüyor- ifade eden söz konusu devlet başkanı, “İnsanlık nerede, insanlığın vicdanı nerede?” sorusunu sorduklarını da bildirdi.

“Batı’yı suçlu gördüğü”nü açıkça ifade ettiğine, “İnsanlık nerede? İnsanlığın vicdanı nerede?” sorusunu sorduğunu da açıkladığına göre duruma ilişkin bir sorumluluk duygusu içinde bulunmadığına “vicdani” bir sıkıntı duymadığına hükmedebiliriz.

Aylan’ın o görüntüsüne ilişkin bu sözlerle “siyaseten” ve “vicdanen” ve kendiliğinden “aklanmış” da sayılması gerekiyor.

CNN International’ın bu röportajı yaptığı sırada, muhtemelen, Alan (Aylan) Kurdi’nin Kobani’li bir Kürt duyurulmamıştı.

Kobani... Yaklaşık bir yıl önce bu zamanlar, IŞİD saldırısı altında olan ve aynı devlet başkanının “Kobani düştü, düşüyor” diye söz ettiği Kobani... 

Kürdi ailesi, IŞİD’den kaçarak Türkiye topraklarına mülteci olarak gelmişlerdi. Acaba, niçin Türkiye’de yaşamaya devam etmek yerine “suçlu Batı”ya gitmek istediler? Türkiye’den ayrılarak Batı’ya gitmek uğrunda, Akdeniz’in sularında boğulmayı göze aldılar?

Bu da bir soru.

Ali Bulaç’ın dünkü Zaman’da yazdığı şu satırlar da başka soruları davet eder nitelikte:

“Vicdanları kararmış dindarlar olarak sanki Suriye’yi bizler bu hale getirmemişiz gibi utanmadan Batı’yı suçluyoruz. Kimi kandırıyoruz?”

Ali Bulaç, ne Batı yanlısıdır, ne Esad rejimine en ufak bir sempatisi bulunur, ne dindarlığı sorgulanabilecek bir kişidir. Yukarıdaki satırları kimi, kimleri ilzam edecek şekilde yazdı acaba?

Bütün bu açıklamalar, bütün bu tartışmalar, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’nın gördüğü en büyük göç kafileleri önünde kapıları açtırtan gelişmeleri o görüntü, o görüntüdeki çocuk tetikledi. Kobanili Aylan Kürdi.

Dönüp dolaşıp eş anlamlı aynı soruya geri dönüyoruz:

“Neden o çocuk?” “Neden Aylan?” “Neden o görüntü?”

New York Times’ın dijital editörü Charles Homans, NYT Magazine’deki yazısına, “Aylan Kürdi’nin fotoğraflarını görmek istemek müstehcenlik duygusu uyandırıyor” cümlesiyle başlıyor ama yukarıda sorunun cevabını da aramaktan geri kalmıyor.

O, bu sorunun cevabını Aylan’ın “ayakkabıları”nda bulmuş. Aylan’ın küçücük ayaklarına giydirilmiş “bayramlık ayakkabı”ların yüzükoyun yattığı kıyıda birbirine bitişmiş tabanlarıyla sessizce anlattığı ve insan duygularını burgu gibi delen mesajda.

Acaba, birçoğumuzun bilinçaltında kalan Hrant’ın altı delik ayakkabılarla kaldırımda yüzükoyun uzanışının görüntüsü ile Aylan’ın minik kırmızı tişörtü ve bayramlık ayakkabı tabanlarının görüntüsünün, “vicdan” ve “utanç duygusu”nu zihnimizde aniden buluşturduğu bir an mı söz konusu oldu?

Kim bilir?

Tara Suran isimli bir genç kadın blogunda, Aylan’ın kendisiyle birlikte Akyarlar açıklarında boğulan ve birlikte Kobani’de toprağa verilen ağabeyi Galip ile  birlikte çekilmiş fotoğraflarına yer vermiş.

En yukarıda “Akyarlar sahilindeki o görüntü” ve altta üç yaşındaki Aylan ile beş yaşındaki ağabeyi Galip’in tertemiz, çocuksu mutluluk fotoğrafları...

O iki fotoğraf ile Akyarlar kıyısındaki o görüntü daha da anlam kazanıyor. Daha da müstehcenleşiyor. “Kollektif suç ve sorumluluk”u daha da kuvvetle hissettiriyor.

Hele bizler için... Tarihimizden kaçamayacağımız gibi coğrafyamızdan da hiç kaçamayız. İşte bunu anlattı bize o çocuk.

Akyarlar sahilindeki Kobanili o küçük çocuk...