"Almanya 1933'ten Türkiye 2015'e"...

hayli uzun süredir "Tayyip Erdoğan ve AKP konusunda nerede yanlış yaptık?" sorusu üzerine düşünüyorum. Bu ne demek? Yanlış yapmış olabileceğimizi, yaptığımızı, hatta o yanlışın önemli olduğunu teslim etmek demek. O yanlış neydi? Niçin yaptık? Ne zaman, hangi şartlar altında yaptık?

Özgürlüklere ve son olarak basın özgürlüğüne yönelik baskılar üzerine dün Radikal’de yayımlanan yazım ile eş zamanlı olarak 180 aydının “2015’te Türkiye’ye Nazi Almanya’sını yaşatmayacağız” başlıklı bildirisi de kamuoyuna açıklandı.

Yazıyı yazdığım sırada, imzacıları arasında yer aldığım söz konusu bildirinin bu başlık altında duyurulacağından haberim yoktu. Biraraya gelmeleri pek zor gözüken ve yakın geçmişe kadar karşı kamplarda yer almış insanların, “2105 Türkiye’si ile 1933 Nazi Almanya’sı karşılaştırması”nda buluşabilmeleri başlı başına ilginç ve üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.

Ve, Türkiye’nin ne kadar can sıkıcı durumda bulunduğuna dair başlıbaşına önemli bir gösterge.

Dünkü yazımdaki şu cümleyi hatırlayacaksınız:

“Türkiye’nin 2015’i ile Almanya’nın 1933’ü arsında paralellikler kurmak için insanın zihnini fazlaca zorlaması gerekmiyor.”

Böyle bir “analoji”yi ilk kez yaptığımı dikkatli okurlarım farketmişlerdir. Uzun süreden beri zihnimi kurcalıyordu. Öyle düşünüyor, öyle hissediyordum. İlk kez, dünkü yazıda dile getirdim.

Dünkü yazıdaki şu satırlara da –uzun süredir üzerinde düşünüyor olmakla birlikte- ilk kez yer verdim:

“Yüzde 37 ile Hitler’in Almanya’da yapabildiklerini, beş aşağı-beş yukarı o oranda alınacak oylar ile yine ‘devlet gücü’nü kullanarak yapmayı tasarlayan bir ‘irade’nin bugün Türkiye’de bulunduğunu düşünen ve giderek artan sayıda insan mevcut.

Türkiye’de Tayyip Erdoğan ve AKP’nin ortada koyduğu örneğin ‘İslamcılık ile demokrasi’nin birarada yaşayamayacağının kanıtı olduğunu öne sürenler de söz konusu. Bu, başlıbaşına, çok iddialı ve uluslararası çapta önem taşıyan bir tez.

‘İslamcılık ile demokrasinin uyumu’nun en parlak örneği olarak, 2002’de AKP’nin seçimle iktidara gelmesi ve 7 Haziran’a kadar her seçimde oylarını arttırması gösteriliyordu.

Artık ‘Seçimle gelirler ama seçimle gitmezler. Gitmemek için her türlü baskıya ve zorbalığa başvururlar’ tezine dayanak olarak, Erdoğan ve AKP’nin 7 Haziran öncesi ama özellikle hemen sonrasındaki ‘performans’ı örnek olarak gösterilmeye başlandı.”

Bu görüşlerin –özellikle ilk yıllarında Tayyip Erdoğan’ı ve AKP iktidarının bazı uygulamalarını desteklemiş birisi tarafından- dile getirilmesi, bazı insanların dikkatini çekebilir.

Tayyip Erdoğan’ın “Tek Adam” heveslerine ve AKP’nin giderek zorbalaşan iktidarına karşı, neredeyse dört yıldır açık ve katı bir karşı çıkanlar arasında bulunmama rağmen, belirli çevrelerin “yetmez ama evetçi” etiketi üzerinden vazgeçilmez bir “nefret öznesi” muamelesine uğramakta olanlardan biri olduğumun elbette farkındayım.

İçinde, eski “vesayet rejimi” yandaşlarının ve bir kısım “ulusalcı”nın bulunduğu kimi unsurlar, Erdoğan ve AKP’nin neredeyse tüm günahlarını bizlere “fatura” etmekten vazgeçmiyorlar.

Sanki, Tayyip Erdoğan, iktidarını ve daha sonra yaptıklarını bizim gibilere borçlu. Dolayısıyla, ona ve partisine daha sonra karşı koymak, bizleri “ortak günâh”tan kurtarmayacak.

Hal böyle olunca, dünkü yazıda yer almış olan ve yukarıda alıntıladığım satırları bir tür “özeleştiri” yerine değerlendirmek isteyenler de çıkabilir.

“Özeleştiri” –eğer hakkı verilerek ve gerçekten yapılacak ise- bir köşe yazısının bir-iki satırına sıkıştırılarak geçirilecek bir şey  değildir. Yani, “özeleştiri” değildi ama yine de şunun bilinmesini isterim; hayli uzun süredir “Tayyip Erdoğan ve AKP konusunda nerede yanlış yaptık?” sorusu üzerine düşünüyorum.

Bu ne demek?

Yanlış yapmış olabileceğimizi, yaptığımızı, hatta o yanlışın önemli olduğunu teslim etmek demek. O yanlış neydi? Niçin yaptık? Ne zaman, hangi şartlar altında yaptık?

Bunları doğru biçimde irdelemek, yerli yerine oturtmak gerek ki, bir anlam taşısın; bir Katolik papazının karşısındaki “günah çıkartma” ve kuru bir özeleştiri geçiştirmesi olmasın.

Tayyip Erdoğan ve AKP, Türkiye’nin çok belirleyici bir tarih dönemine damga vurdu. Bu döneme dair doğru-yanlış ölçülerini de, dolayısıyla, yalapşap yapmamak, doğru yapmak gerekir.

Bu “içe bakış” süreci içinde bulunduğumun bilinmesini isterim.

Yani, “Biz değişmedik, o değiştik. Biz haklıydık” şeklindeki söylemiyle özetlenecek “ekol”de yer almıyorum. Ama, “yetmez ama evetçilik” eleştirileri yöneltenlerin gerekçelerinin birçoğu ile Erdoğan ve AKP’nin “günahları”na ilişkin “ortak sorumluluk” çıkaranların iddialarının hiçbirine de katılmıyorum.

Bu, ayrı bir konu.

Türkiye 2015 ile Nazi Almanya’sı 1933 karşılaştırmasının yapılabildiği dün, Hürriyet Daily News’da Burak Bekdil’in “Ilımlı İslamcılık: Batı’nın karşılıksız aşkı” diye tercüme edilecek başlığı altında son derece ilginç ve çarpıcı yazısını okudum.

Burak Bekdil, Türkiye’deki AKP iktidarına ilişkin yanlış değerlendirmenin gerek ABD ve gerekse AB tarafından yapılmış olduğunu tartışıyor. Batı’nın “Ilımlı İslamcılık” diye aslında “olmayan bir şeye aşık olmuş olduğunu” vurguluyor.

Obama’nın 2009’da Türkiye’den “büyük İslamî demokrasi” diye söz etmiş etmesine gönderme yaparken, “(Obama’ya göre) Bu peri masalında, Türkiye’nin İslamcıları, dünyanın en karışık bölgelerinden birinde diğer Müslüman uluslar üzerinde Fransız Devrimi’nin etkisi gibi bir etki yaratacak olan bir demokrasi kalesi kuracaklardı. 2009’dan beri Başkan Obama bize niçin Britanya’yı ‘büyük bir Hristiyan demokrasisi’, İsrail’I ‘büyük bir Yahudi demokrasisi’ ya da Japonya’yı ‘büyük bir Şintoist demokrasi diye nitelemediğina dair merak içinde bıraktı” diyerek, ironik biçimde, ABD’nin AKP nezdinde “ılımlı İslam”a verdiği primi anlatmaya çalışıyor.

Aynı şekilde, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman’ın 2006 yılında Pentagon’un üç numarası iken AKP’ye yönelik övgü dolu bir konuşması ile 27 Ağustos’ta New York Times’a yazdığı “Amerika’nın Türkiye ile Tehlikeli Pazarlığı” başlıklı yazıda tam zıddı yönde ifade etmiş olduğu değerlendirmeye dikkat çekiyor.

Burak Bekdil’in yazısında benim için en öğretici olan, Toni Alaranta adındaki Finli bir Türkiye uzmanının tam da bu konudaki görüşlerini aktardığı bölümler oldu.

Dr. Toni Alaranta, “Fin Uluslararası İlişkileri Enstitüsü”nün  uzmanlarından. Bu yıl İngilizce yayımlanacak olan “Türkiye’nin Devlet ve Ulusal Kimliği: Cumhuriyet’in Uluslararası Sistem’deki Statüsü” ve geçen yıl İngilizce yayımlanmış “Çağdaş Kemalizm: Evrensel Seküler-Hümanizm’den Aşırı Türk Milliyetçiliğine” adlı, adlarından da anlaşılabileceği kadarıyla gayet ilginç kitapların yazarı.

Alaranta’nın 29 Ağustos’ta TDN’de “Batı AKP ve Erdoğan’ı yanlış okudu, iktidara kabaca el koymasını meşrulaştırdı” başlığıyla bir mülakatı yayımlandı.

Son iki yıl içinde “Türkiye, AKP önderliği altında ‘normalleşemeyecek’”; “Türkiye’nin İslamcı-Muhafazakâr Devlet Projesi Kavşakta”; “AKP’nin Radikal Muhafazakârlığı: Henüz Tükenmemiş Ütopik bir Proje”; “’Yeni Türkiye’ bölgesel gerçeklerle yüzleşmek zorunda”; “AKP’nin ‘içi boş’ liberalizmi ortaya kondu” başlıklarını taşıyan bir dizi üzerinde durmaya ve tartışmaya değer önemli makalesi yayımlandı.

Bu konuyu sürdüreceğiz.

Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının, “İslamcılar’ın demokratik yollardan iktidar terketmeyecekleri”ne örnek gösterilir hale gelmesi; “Türkiye 2015 ile Almanya 1933” arasında karşılaştırmalar yapılması, konuyu defalarca irdelemeyi zorunlu kılıyor…