"Askeri çözüm" tutmaz; tutmayacak ama...

Ülkemizin şehirlerini, toplar ve tanklarla harabeye çevirmek pahasına "terörü önlemek" ve "teröristlere son vermek" gerekçesinde ifadesini bulan politika, "sürdürülemez" hale gelinceye kadar, "sürdürülemezliği" iyice anlaşılana dek izleneceğe benziyor.

“Türkiye sizce fiilen bölünüyor mu? Duygu kırılması var mı?” sorusuna cevap:

“Kürtler belki de şu anda tarihin en büyük kırılmasını yaşıyor. Dersim, Ağrı, Çorum, Maraş’ta çok katliam gördü bu topraklar. Bu durumu başka kimse anlamak istemiyor. Bize ‘Biz bu devlet çatısı altında nasıl yaşayacağız’ diye soruyorlar. Bize oy verenler bu soruyu soruyorlar.”

Yıllarımız, bu sorunun sorulmaması; sorulduğu takdirde böyle bir cevapla karşılaşmaması için uğraşmakla geçti. Bu uğraşımızda, en azından, şu an itibarıyla başarısızlığa uğradığımızı itiraf etmeliyiz.

Yukarıdaki soru dün TBMM’de, Rusya seyahatine çıkmakta olan Selahattin Demirtaş’a soruldu. O da o duymak istenmeyecek cevabı verdi. Ancak, duymak istenmese de, Demirtaş’ın ağzından çıkan sözler “gerçeği” yansıtıyor mu, yansıtmıyor mu? Maalesef yansıtıyor!

Önemli olan işin bu noktası.

Türkiye’nin birliği ve bütünlüğünü gerçekten isteyen herkesin şu sözlerinin üzerinde önemle durmasında yarar var:

“... Kürt sorununa nasıl hendek, barikat sorunu dersiniz?.. Başbakanın hakaretlere varan tehditleri Kürtlerde nasıl bir duygu yaratıyor, bunu hesaplayan var mı? Acaba bu hükümetin umurunda mı? Bugün bir halkın tamamını hedef haline getiren, şehirlerde ilçelerde tanklarla 10 bine varan gücüyle haritaların önünde operasyonlar yapılıyor. Buna terörle mücadele diyorlar. Aylardır büyük bir askeri abluka altında ve bunu büyük bir başarı öyküsü olarak anlatmaya çalışıyorlar. Ortada büyük bir fiyasko vardır. Kafasını pencereden çıkaran keskin nişancı ateşiyle öldürülüyor. Kadın, genç, çocuk infaz ediliyor. Sivil insanları terörist ilân edip tamamını katli vacip insanlar olarak gösteriyorlar. Devlet, bu konuda kararlı olabilir. Tankı, topu var. Tüm bunları ağır şekilde yapabilir ama hiçbir şey kazanamaz, başaramaz. Bunu unutuyorlar. Eğer Cizre, Silopi, Sur’da gerçekten mesele 10-20-30 PKK’lı olsaydı, aylardır bu kadar büyük askeri operasyonlara rağmen sorun çözülmüş olmaz mıydı?..”

Bölgede “Batı’dan ses gelmediği” ya da “yeterli ölçüde”, beklenen ses gelmediği için öfkeye karışmış büyük bir hayal kırıklığı hüküm sürdüğü, bu hayal kırıklığı derinleştiği ve büyüdüğü ölçüde “ortak gelecek” duygusunun yok olmaya başladığı kaygısını, ülkenin ve halkın birlik ve bütünlüğünü ve barışçıl geleceğini isteyen ve düşleyen herkesin hissetmesi gerekir.

Ancak, gerçekçi olmak gerekiyorsa, “Türkiye’nin Batı’sı”ndan o beklenen ses gelmeyecek. O sesin gelememesi için her türlü önlem çok önceden başlayarak alındı. Medyanın hali ortada. TBMM aritmetiği ortada. Kurumların –gerçekten kurum diye söz edilebilecek neresi varsa- durumu belli.

Türkiye’de aklına ve vicdanına güvenilebilecek insanların bir kısmı ise, ne yazık ki, aklını ve vicdanını “hendekte bırakmış” haldeler. “Büyük fotoğraf”ı göremiyor ya da görmek istemiyor veya anlamıyorlar. Ya da anlamamayı seçiyorlar.

Türkiye’deki iktidarı tutturduğu herhangi bir yoldan alıkoyduracak en etkili unsur, şu günlerde,  Washington gibi gözüküyor. “Musul yakınındaki Başika’dan asker çekme” konusunda dışarıya yansıyan o ki, AKP iktidarı, “ABD baskısı” ya da “telkini”ne açık. AB’ye hiç değil. AB, “mülteci krizi” karşısında kendi derdine düşmüş ve Ankara karşısında geri basmış görüntüsü veriyor.

ABD Dışişleri Sözcüsü John Kirby’nin, dün, “Türk hükümeti ve PKK’nın, adil ve sürdürülebilir barışı bütün Türk vatandaşlarına getirebilecek siyasi sürece desteklerini yeniden vermelerini umut ediyoruz” demesi ve ardından “Güneydoğu fotoğrafı”ndan rahatsızlığı “Türkiye’nin güvenlik önlemleri almasını anladıklarını ama sivilleri korumak için mümkün olan bütün önlemleri alarak bunun yapılması gerektiğini” söylemesi önemsenebilir.

Ne var ki, Cizre’de, Silopi’de, Sur’da, birçok başka yerde günlerdir yaşanmış olan, yaşanmakta olan “askeri operasyonlar”ın önünü kesmek bakımından çok cılız bir çıkış bu.

Zaten, ülkemizin bir bölümünde olan-bitenin önüne geçmek için “dostlar alışverişte görsün” ya da “ne şiş yansın, ne kebap” türü siyasi pozisyonlar alan Washington’dan medet beklemek durumunda kalmak da, yeterince üzücü ve can sıkıcı bir durum olmalı.

Ülkemizin şehirlerini, toplar ve tanklarla harabeye çevirmek pahasına “terörü önlemek” ve “teröristlere son vermek” gerekçesinde ifadesini bulan politika, “sürdürülemez” hale gelinceye kadar, “sürdürülemezliği” iyice anlaşılana dek izleneceğe benziyor.

Neredeyse çeyrek yüzyıldır, bu sorunun “askeri çözümü yok” noktasından hareketle, “siyasi çözüm yolları”nı aradık. “Barış kapısı”nı aralamaya çalıştık. Sorunun “askeri çözümü olmadığı”nın artık “konsansüs” haline geldiğini düşünmüştük. Oysa, şu anda, sadece “askeri çözüm” peşinde koşuluyor.

Bölgede “askeri çözüm” peşinde geçen her an, daha geniş ölçekteki “propaganda savaşı”nın, bir diğer anlamda “siyasi savaş”ın her an kaybediliyor olması demek. “Türkiye’nin Batı’sı” sessiz kalsa da bu böyle. Bu durumu, dünya çok uzun süre seyredemez.

“Askeri çözüm”ün, bir başka deyimle “Sri Lanka çözümü” girişiminin çok uzun süremeyeceğini görmek ve anlamak zorundayız. 

Türkiye’de “Sri Lanka çözümü” tutmaz.

Neden tutmayacağını, yarın, daha açık biçimde anlatacağız.

Bugün itibarıyla, başlıca sorunumuz ve temel kaygımız, ya “askeri çözüm” tutarsa diye değil...

Bugünlerde yapılmakta olanlarla, ülkenin insan dokusunun, Türk-Kürt ilmeklerinin biraraya gelmeyecek şekilde sökülmesi...