"Aynaya bakmak"...

Çanakkale'yi, hamasetten arındırıp yerli yerine oturtmak, kaçınılmaz olarak, diğer bir 100. yıldönümünü, Ermenilerin uğradığı felâketi de yerli yerine oturtmayı gerektiriyor.

Askerlik yapalı tam 40 yıl oldu. Askerliğimi yaptığım yer, 100 yıl öncenin en kanlı, tarihin en büyük siper savaşlarından birine tanık olan Çanakkale idi. Daha doğrusu Gelibolu Yarımadası.

Bundan 40 yıl önce, o savaş alanlarını ilk kez görmüş, hayatını o topraklar üzerinde bırakan çoğunluğu benim yurdumun insanı, önemli bir bölümü dünyanın en ücra köşelerinden çok genç yaşta gelip bu toprağın altına girenlerin ruhunun, Gelibolu Yarımadası’nın tüm coğrafyasına tuhaf ama saygın bir “mistisizm” yaydığını sezmiştim.

Baba tarafımdan büyükbabam, Seddülbahir’de savaşmış bir “Çanakkale Gazisi” idi. Çanakkale’de askerlik yapmadan çok önce, resmi törenlerde Çanakkale kutlamalarına tanık olmadan yıllar öncesinde, büyükbabamın anlatımlarından bilirdim Çanakkale Savaşları’nın nasıl bir şey olduğunu.

40 yıl öncesinden başlayarak, karış karış dolaştım ve öğrendim Gelibolu Yarımadası’nı. Arıburnu’nu, Anafartalar’, Kireçtepe’yi, Conk Bayırı’nı, Kanlısırt’ı, Suvla’yı, her köşesini bilirim. Maydos’u (Eceabad), Kilitbahir’i, Boğaz’ın Çanakkale tarafını, 18 Mart 1915’teki deniz savaşının cereyan ettiği koyları, Kumkale’yi.

Çok dolaştım, çok da okudum 40 yıl boyunca. Her ayak bastığım vesilede, Saros Körfezi’nin sakin maviliğine karışan çamların iğne yapraklarının birbirlerine sürterek yarattığı hışırtının, bu topraklarda 1915’te yaşanan muazzam gürültüye nazire, onbinlerce ölüye sunulan “ebedi bir saygı senfonisi” olduğuna hükmettim.

Bu yıl, Çanakkale Savaşları’nın, İngilizce tarihlerdeki “özel kayıtlar”daki silinmez adıyla “Gallipoli” yani “Gelibolu”nun 100. yıldönümü.

Olayın, Ermenilerin ülkelerinin (ve bugünkü ülkemiz) topraklarında yaşadığı benzersiz felaketin de 100. yıldönümü olmasından ötürü, kendince uyanık bir iktidarın ilkel bir hamaset konusu yapılacağını biliyordum. Cumhurbaşkanı ve Başbakan, bunu yapmak için özellikle gayretliler.

Bununla birlikte, Çanakkale Savaşları’nı, nam-ı diğer “Gelibolu”yu tarihsel bağlamı içinde yerli yerine oturtan çalışmalara da yönelmek için özel bir fırsat, 100. yıldönümü.

Ve, tam da Çanakkale’nin 100. yıldönümüne doğru bir anıt-kitap yayınlandı. Yazarı Eugene Rogan. Kitabın adı “The Fall of the Ottomans – The Great War in the Middle East 1914-1923” (Osmanlıların Çöküşü – Ortadoğu’da Büyük Savaş 1914-1923).

Eugene Rogan ismiyle 2010 yılında Oxford Üniversitesi’nin kitapçısında tuğla kalınlığındaki “The Arabs” (Araplar) adlı kitabıyla karşılaştığım vakit tanışmıştım. O kitap, yayınlandığı tarihten bu yana, birkaç yıldır, kendi alanında başlıbaşına bir “otorite”, bir temel başvuru eseri olarak kabul ediliyor.

“The Fall of the Ottomans”ın yazarı olarak Eugene Rogan’ın adını görünce, kendi tarihimizin doğru bir anlatımı ve dürüst bir yorumu konusunda kendiliğinden bir “garanti belgesi” oluşmuş oldu.

Rogan’ın Oxford Üniversitesi’nin Orta Doğu Merkezi’nin Direktörü olması da, kitabına ayrı bir “güvenilirlik” kazandırıyor.

Konu bunca zamandır o kadar çok didiklenmişti ki, Rogan acaba “yeni” ne sunuyor olabilirdi? Örneğin The Guardian, bu soruyu ortaya attıktan sonra, Ortadoğu’nun söz konusu tarihi dönemine ilişkin Batılı bakış açısından yazılan kitapların, esas olarak, İngiliz, Fransız ve Alman arşivlerinden yararlanmış olduğuna, Rogan’ın bunlara ek olarak pek az kullanılan Osmanlı ve Arap belgelerini de kullandığına işaret ediyor.

Kitaba ilişkin hemen her tanıtım yazısını okuduktan sonra, kendisini hafta içinde elime geçirebildim. Çanakkale Savaşları’nın 100. yıldönümünde, hamasetten uzaklaşarak, Eugene Rogan’dan tarihimizin en çarpıcı dönemlerini bir kez daha okuyorum..

Rogan, Çanakkale’yi –ve Osmanlıların sonlarını getiren savaşa girişlerini- geniş bir bağlamın içine yerleştiriyor. Ortadoğu sahnesinde yer alan aktörlerin her biri savaşa farklı nedenlerden dahil olmuşlar: İngilizler, Süveyş Kanalı’nı ve Körfez’deki petrol sahalarını güvence altına almak için; Türkler, Rusların üzerlerine çullanmasından korktukları için ve daha önce kaybetmiş oldukları geri alma ümidine kapıldıkları için; Almanlar, Britanya İmparatorluğu’nu istikrarsızlığa sürüklemek ve sarsmak için, Ruslar, İstanbul ve Anadolu’ya gözlerini dikmiş oldukları için…

Bu tespiti okuyunca, ister istemez, bir elime de “Birinci Dünya Savaşı hakkında yazılmış en güzel kitap” diye nitelenen Christopher Clark’ın “The Sleepwalkers- How Europe Went to War in 1914”ünü (Uykuda Gezenler- Avrupa 1914’te Savaşa Nasıl Gitti) alıyorum. Ona da göz atıyorum.

100 yıl öncesinin tarih tahterevallisinde günü ve geleceği sezmeye çalışıyorum. Ortadoğu’nun bugünkü karmaşası ve kan banyosu nasıl şekillenecek ve 2115’te kimbilir kimler hangi kitapları, hangi içerikleri üzerinden okuyarak tartışacaklar.

Eugene Rogan’a dönersek, o şimdiden “anıt-kitap” niteliği edinen kitabında, büyük devletlerin “jeopolitik hedefleri”nden söz ederken, bir Osmanlı sağlık onbaşısı Ali Rıza Eti, bir Ermeni papazı, Grigoris Balakian, bir Avustralyalı şair, Kudüslü bir Arap, Hicaz Emiri, Basra eşrafından Seyyid Talip, anıları ve günlükleri ile değerli “tarih kaynakları” olarak kitapta kendilerine yer bulabiliyorlar.

O sayede, yaklaşık 400 sayfalık kitabın “Annihilation of the Armenians” (Ermenilerin İmhası), “The Assault on the Dardanelles” (Çanakkale’ye Saldırı), “The Ottoman Triumph at Gallipoli” (Gelibolu’da Osmanlı Zaferi) gibi bölümleri diğer on bölümü gibi sanki “belgesel film” seyrediliyormuşçasına bir görsellik ile okunuyor.

18 Mart 1915’te “Çanakkale Geçilmez” kavramını yerleştiren deniz savaşlarının ardından, Çanakkale’nin kara savaşları 25 Nisan 1915’te Müttefikler’in karaya çıkmasından 9 Ocak 1916’da son askerin Gelibolu Yarımadası’ndan ayrılmasına kadar, sekiz buçuk ay sürdü.

Rogan’ın verdiği bilgilere göre, İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener’in 75 bin askerle halletmeyi tasarladığı işgal gücü, sonunda yarım milyona kadar çıktı. Britanya’nın sahaya sürdüğü 410 bin kişi ve 79 bin Fransız.

Türk (Osmanlı) kuvvetleri 310 bin kişiydi. Yaralılar iyileştikten sonra tekrar savaş alanına döndüler.

Savaş alanında bulunan toplam 800 bin kişiden, 500 bini ya öldü, ya yaralandı ya da esir düştü. Gelibolu’da 140 bin kişi öldü. Bunların 86,500’ü Türk (Osmanlı), 42 bin’i İngiltere ve dominyonlarından gelen askerler, 14 bin’i Fransız ve sömürge askerleriydi.

Eugene Rogan, Türkler açısından, Çanakkale’de kazanılmış olan zaferin “verilen kayıpları karşıladığını”, 1912-1913’te Balkan Savaşı’nda, ardından Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Basra, Süveyş ve Sarıkamış’da yaşanılan yenilgilerin ordunun üzerine düşürdüğü gölgenin Gelibolu’da ortadan kalktığını ve Gelibolu’dan savaşma yeteneğine sahip yeni bir kumandanlar kuşağının ortaya çıktığını belirtiyor.

Cumhuriyet’i kuran kadrolar onlar oldu. Çanakkale, bir de, ülkeye çok ihtiyacı olan “özgüven”i kazandırdı.

Çanakkale’de zafer kazanılmasaydı ne mi olurdu?

İstanbul düşmüş olurdu. Türkiye bugünkü sınırları içinde bir Türkiye olamazdı. Tarihin yönü değişik olurdu.

Çanakkale’yi, hamasetten arındırıp yerli yerine oturtmak, kaçınılmaz olarak, diğer bir 100. yıldönümünü, Ermenilerin uğradığı felâketi de yerli yerine oturtmayı gerektiriyor.

Eugene Rogan’a döneceğiz. Tarihimizle yüzleşeceğiz.

Önümüzü görmek için aynaya bakmak zorundayız.