Başbakan'ın kucağına bırakılan zehirli hediye...

BDP'nin devre dışı kalacağı, önüne gelenin KCK'lı diye alınacağı bir süreçte PKK nasıl Türkiyelileştirilecek.

Başbakan’ı KCK operasyonuna ikna edenler veya emrivakiyle kucağına bu zehirli hediyeyi bırakanlar, PKK’nın nesnel müttefiki olarak çalışıyorlar. ‘PKK’nın arkasında Ergenekon var’ iddiası yeterli müşteri bulmayınca, başlattıkları fiili olağanüstü halle PKK’nın giderek daha fazla beslendiği Kürt milliyetçiliği ateşini var güçleriyle büyütmeyi marifet sanıyorlar... PKK ile girdikleri ölüm-kalım savaşında sadece hükümeti değil, Türkiye toplumunu rehin alıyorlar.”
Evet; yapılan budur, yaptıkları budur. Ahmet İnsel’in dün yazdığı gibi.
Ve evet, Başbakan ‘KCK operasyonuna ikna edilmiştir’ veya bu ‘onun kucağına emrivakiyle bırakılmış bir zehirli hediyedir’. Bunun böyle olduğunu ben biliyorum. PKK’nın silah bırakmasının nasıl mümkün olacağı üzerine TESEV Raporu’nu hazırladığım sırada görüştüğüm devlet yetkililerinden, Başbakan’ın yakın çevresinden, Abdullah Öcalan’ın kendisiyle İmralı’da görüşen heyete ilişkin aktardığı bilgileri benimle paylaşan PKK yetkililerinden biliyorum.
Devletin –üstelik Başbakan’ın yakın çevresi olan- önemli bir bölümünün KCK operasyonlarını yanlış bulduğunu ve karşı olduğunu bizzat kulağımla o kişilerden işittiğim için biliyorum.
O nedenle, evet, Başbakan ‘KCK operasyonuna ikna edilmiştir’ veya ‘emrivakiyle kucağına bu zehirli hediye bırakılmıştır’.
Ve, tam da bu nedenle, bazı meslektaşlarımız, değer verdiğimiz bazı arkadaşlarımız KCK konusunda, tıpkı Başbakan gibi üzerine şeker sürülmüş zehirli elmayı ısırmış gözüküyorlar.
KCK sözleşmesinin basına düşmesiyle, birden KCK’nın aslında PKK’nın ‘paralel devlet projesi’ olduğu keşfedildi; böylece KCK’ya yönelik ne yapılıyorsa bunun ‘meşrulaştırılması’ sağlanmak isteniyor.
KCK’nın Kandil’den emir aldığını bildirenler de var. Murat Karayılan’ın sıfatının ‘KCK Yürütme Kurulu Başkanı’ olduğu hatırlanırsa bu büyük bir ‘keşif’ sayılmaz.
Taha Akyol, geçenlerde ‘KCK Sözleşmesi’nden söz edip bunu bir ‘totaliter model’ olarak yorumlayınca ‘kanaat önderlerimiz’ KCK’yı bugüne kadar bilmedikleri haliyle öğrenmiş oldular. 

Devlet KCK’yı bilmiyor muydu?
KCK, Abdullah Öcalan’ın 2004 yılında yazdığı ‘Bir Halkı Savunmak’ adlı kitapta ortaya attığı ‘demokratik konfederalizm’ ilkesi çerçevesinde örgütün yeniden yapılandırılması sürecinin sonucudur. 2005 yılında, Öcalan’ın yeni tezi doğrultusunda KKK adlı kuruluş ortaya çıkmıştı. 2007 Mayıs’ında ise KKK’nın yerini KCK aldı.
Köşe yazarlarımızın iki haftadır ‘keşfettiği’ ve böylece ne olduğuna uyandığı KCK’nın sözleşmesi 2007 yılından beri ortada.
Ne mi demek istiyorum?
Şunu:
Köşe yazarlarımız, KCK’nın ne olduğunu (ya da olmadığını) iki haftadır öğrenmiş olabilirler ama devletimiz 2004’ten, 2005’ten ve dolayısıyla 2007’den beri biliyordu.
Devletimizin 2008 yılından, yani KCK’nın organları ve sözleşmesiyle birlikte ortaya çıkmasından bir yıl sonrasından itibaren PKK ile yüz yüze görüştüğünü de artık biliyoruz. 2010 yılının başına ait MİT-PKK görüşmesi sayesinde. O görüşme, hem Habur sonrasında ve hem de daha da önemlisi Reşadiye saldırısı sonrasında gerçekleşmişti. O günden bu yılın 2011’in temmuz ayına kadar, devlet, PKK ile bir tür müzakere yürüttü.
O yüzden, şimdi kimse kalkıp “Meğerse bu KCK, PKK’nın Türkiye’de bir paralel devlet kurma modeliymiş. Şehirlere hâkim olma projesiymiş” öyküsünü anlatmasın. “KCK Sözleşmesi’ni okudun mu” sorusunu sormasın.
Devlet, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın görevlendirmesiyle ‘Sözleşme’ye göre ‘KCK Başkanı’ sıfatı taşıyan Abdullah Öcalan ile İmralı’da, KCK Yürütme Kurulu üyeleriyle Oslo’da, Brüksel’de, orada-burada 2008-2011 arası defalarca görüşmedi mi?
2007 doğumlu KCK’nın ‘Sözleşmesi’nden haberi mi yoktu?
Elbette biliyordu. Bilerek görüştü.
Konu bu değildir. Sorun bu değildir.
PKK (isterseniz KCK da diyebilirsiniz) ile görüşülürken, bu, ‘KCK Sözleşmesi’nin kabul edildiği anlamına nasıl gelmiyorsa, bugün izlenen politikanın yanlış olduğunu, sonuç vermeyeceğini vurgulamak da KCK Sözleşmesi’nin paylaşıldığı, PKK’nın onaylandığı anlamına gelmez.
Kendi payıma, PKK’nın 2011 yılında silahlı mücadelesini canlandırmasına şiddetle karşıyım. O yüzden, öncelikle –eşzamanlı olarak devlet de operasyonları durdursun şartı koşmadan- PKK’nın silahlı eylemlerini durdurduğunu ilan etmesini istiyorum. Van depremi bu bakımdan büyük bir fırsattı. Ancak PKK’nın silahlı gücünün de bir ‘olgu’ olarak görülmesi gerektiğinden hareket ederek, bunun son bulması için ‘diyalog ve müzakere yolu’nun seçilmesi gerektiğini savunuyorum.
Bu yol, ancak sivil siyaset alanının genişletilmesi ve demokratik iklimin yerleştirilmesiyle mümkün olabilir ve sonuç verebilir.
KCK operasyonları ve ulaştığı boyutlar, tam da bu yolu tıkıyor ve PKK’nın silahlı varlığının sona erdirilmesini zora soktuğu gibi devamını sağlıyor.
Ahmet İnsel’in “Başbakan’ı KCK operasyonuna ikna edenler veya emrivakiyle kucağına bu zehirli hediyeyi bırakanlar, PKK’nın nesnel müttefiki olarak çalışıyorlar” derken kastettiği de budur. 

Türkiye’nin Afganistan’ı
Devletin PKK’ya ilişkin başlıca amaçlarından biri, örgütün ‘dış güçler’in kontrolünden çıkıp ‘Türkiyelileşmesi’ idi. Türkiye-Suriye ilişkilerinin kopma noktasında bulunması, Türkiye-İran ilişkilerindeki soğukluk nedeniyle PKK, zaten ‘İran-Suriye pisti’nde dans etmeye başladı.
KCK operasyonları ve bu operasyonlar üzerinden BDP’nin ‘meşru siyaset zemini’ ile bağlarının kesilmeye başlanması –binlerce BDP’li KCK’li olduğu için tutuklu ya da tutuklanma tehdidi altında- PKK’nın ‘Türkiyelileşmesi’ şansını da zora sokuyor; PKK’yı tümüyle İran’a ve Suriye’ye “Al, Türkiye’ye karşı tepe tepe kullan” diye hediye olarak sunuyor.
BDP’nin devre dışı kalacağı, önüne gelenin KCK’lı diye içeri atılacağı bir süreçte, PKK nasıl ‘Türkiyelileştirilecek’?
“Buna gerek yok. Kuzey Irak’ta PKK tepelenecek” diyebilirsiniz. Ama bunu Mesut Barzani’nin peşmergeleri aracılığıyla yapmayı tasarlıyorsanız hayal görüyorsunuz demektir. Öyle olmayacak.
“Biz Kuzey Irak’a girer, hallederiz” diyorsanız PKK’nın istediği tam da bu. Asıl İran’ın ve özellikle Suriye’nin istediği de bu. Türkiye’nin kendi “Afganistan’ı” ile tanışması.
Önümüzdeki mesele, KCK’nın ne olduğunu öğrenmek değil; bu, bazıları yeni öğreniyor olabilir ama bizim bilmediğimiz bir şey değil.
Önümüzdeki mesele, yol henüz yakınken Türkiye’yi ‘çıkmaz yollar’da ısrar etmekten çıkartmak.