Başkan ile Başbakan'ın Suriye baş ağrısı

Suriye, giderek Amerikan Başkanı'nın da boynuna dolanan bir halat ya da ciddi bir baş ağrısı halinde.

Hafta sonunda, Tayyip Erdoğan’ın Washington ziyareti öncesinde Türkiye’ye gönderilen Washington Post’un deneyimli muhabiri Kevin Sullivan ile bir araya geldim. Karşılaştığımız anda, Washington’da gazete için kısaca söylenilen ismiyle ‘Post’un özelliğini hatırlatarak sordum: “Tayyip Erdoğan gelmeden önce, Başkan Obama kahvaltı masasında kruvasanını yerken okuması için bir şeyler yazmaya mı geldiniz?”
Kevin Sullivan güldü, “Aynen öyle” diye karşılık verdi. Malum, Washington Post’un şöhreti, ‘Amerikan başkanlarının kahvaltı ettikleri sırada ilk göz attıkları gazete’ olmasıdır. Taze sıkılmış portakal suyu, kruvasan (croissant) eşliğinde. Ve başta Tayyip Erdoğan, birçok şey konuştuk Sullivan ile.
Doğal olarak, bana, Tayyip Erdoğan’ın Obama ile neleri konuşmak isteyeceğini, bunun nedenlerini ve neler isteyeceğini sordu. Tahminlerimi öğrenmek istiyordu. Bunların arasında ‘Suriye’ konusunun çok ön sırada olduğunu söyledim. Suriye, giderek Amerikan Başkanı’nın da boynuna dolanan bir halat ya da ciddi bir baş ağrısı halinde.
Financial Times’ın etkili yazarı Gideon Rachman, gayet isabetli bir tespit ile ‘Suriye’nin Obama’nın stratejisini zora soktuğunu belirtiyor’ ve şu hususları ifade ediyor:
“Başkan’ın amacı Ortadoğu’dan ziyade Asya’yı pivot olarak almaktı. Obama, Amerikan müdahalesi olmadığı takdirde sadece işlerin daha da kötüye gideceğine dair değil, ABD’nin harekete geçmesinin meseleleri düzelteceğine ikna olmak istiyor. Aksi halde, Suriye’de ne kötü giderse –ister Batı silahlarının yanlış ellere geçmesi olsun, ister Esad’ın düşmesinden sonra mezhepçi katliamlar- bütün bunların Amerika’nın ‘üzerine yıkılması’ndan korkuluyor. Bu da karşılığında, Amerika’nın işin içine daha fazla girmesi için baskıya dönüşecek. Sözü edilen kaygılar tümüyle mantıklı. Ancak Başkan’ı zayıf göstermek için kullanılıyorlar.”
Suriye üzerinden ‘zayıf gösterilmek istenen’ Amerikan Başkanı, Beyaz Saray’da karşısında ‘kendisinin zayıflamaması için’ ABD’nin daha fazla (ama Irak’takinden çok farklı biçimde) işin içine girmesini kendisinden talep etmesi muhtemel, ‘güçlü’ bir Türkiye başbakanı bulacak.
Uluslararası Kriz Grubu’nun (ICG) ‘Blurring the Borders: Syrian Spillover Risks Turkey’ (Sınırları Bulanıklaştırmak: Suriye’deki Durumun Yayılması Türkiye’yi Riske Sokuyor) başlıklı 50 sayfalık raporu dün yayımlandı. Rapor, ayrıntılı biçimde, Suriye’deki gelişmelerin Türkiye için arz ettiği riskleri irdeliyor. Raporun bir yerinde şöyle deniyor:
“Türk liderler Kasım 2012’de yeniden seçilmesi halinde Başkan Obama’nın Suriye’ye yönelik olarak kendilerininki gibi daha açık bir müdahaleci tavır benimsemesini ummuşlardı. Ama, ABD, silahlı muhalefetle temaslarını arttırmış gözüküyorsa da bu, Ankara’nın umduğu ölçüde gerçekleşmedi.”
Suriye konusu, besbelli ki Beyaz Saray’da masada olacak. Hele hele, Obama, olası bir Amerikan müdahalesini Suriye rejiminin ‘kimyasal silah’ kullanımına bağlamışken ve geçen hafta bunların kullanıldığına dair kanıtlardan söz edilirken.
Ne var ki, Amerikan basını dün sözleşmiş gibi, Obama’yı Suriye’de bırakın müdahaleyi, aktif politika tavrından bile uzaklaştırmak için adeta yaylım ateşi açtı. Bunun, Tayyip Erdoğan’ın iki hafta sonra yapacağı geziyle hiçbir ilişkisi yok. Kimyasal silahlar konusunun gündemde tartışılır olmasıyla ilgili var. Zira, Obama, ‘kimyasal silah kullanımı’nı ‘kırmızı çizgi’ olarak ilan etmişti.
New York Times, başyazısını bu konuya ayırdı ve yazıya ‘Ill-Considered Advice’ (Yanlış Tavsiyeler) başlığını attı. Washington Post’ta Richard Cohen, daha da öteye gitti ‘Red lines as red herrings in Syria’ (Kırmızı çizgiler Suriye’de tütsülenmiş ringabalığı gibidir) diye alaylı bir başlık kullandı. Obama’nın ‘kırmızı çizgileri’nin bir işe yaramayacağını ima etmek istedi.
Richard Cohen’in yazısında şu satırlar dikkat çekici:
“Obama’nın Suriye ile ilgili politikası bir stratejik başarısızlıktır. Daha şaşırtıcı ve alarme etmesi gereken, aynı zamanda, ahlaki bir başarısızlık olmasıdır. 70 binden fazla insanın ölümüne, 1 milyondan fazla insanı mülteci duruma düşüren bir felakete izin vermiş ya da en azından bunun önüne geçmemiştir. Halk berbat bir halde yaşıyor. Onları temin ederim ki, Washington, sorunu inceliyor.”
Aynı gazetede, Eugene Robinson, Richard Cohen’in, Obama’nın Suriye’de bir şeyler yapması konusundaki sinik umutsuzluğundan farklı bir biçimde, bir şey yapmasına açıkça karşı çıkıyor. Yazısının başlığı, ‘Suriye’de ABD’nin hareketsizliği, müdahaleden daha iyidir’.
ICG Raporu, ‘Türkiye’nin Suriye’nin aşılamaz iç sorunlarını tek başına çözemeyeceğini’ ve kendisini ‘bölgesel güç olarak sunmakla birlikte, Suriye’deki durumun üstesinden gelemeyeceğini’, çeşitli bölümlerinde vurguluyor.
Suriye’de daha pro-aktif ve hareketli bir ABD isteyen Tayyip Erdoğan ile Suriye’de hareketsiz kalmak için bin dereden su getiren ve kendi kamuoyu ve etkili medyasından da bu yönde iyi-kötü destek gören Obama arasında ‘Suriye konusu’nda nasıl bir mutabakat sağlanacaktır? Sağlanabilecek midir?
Bunlar cevabı net olmayan kocaman soru işaretleri olarak önümüzde duruyor. Tayyip Erdoğan’ın Beyaz Saray’da Obama ile buluşmasına iki hafta kala, Suriye dosyasının, ABD kadar Türkiye’nin de gündeminde ön almasında yarar var...

Bir düzeltme: 28 Nisan Pazar günü yayımlanan “Oslo’dan bugüne perde arkası (1)” başlıklı yazımda Oslo zabıtlarının Haziran 2011 seçimlerinden önce internet ortamına sızdırıldığını yazmıştım. Tarihi yanlış hatırlamışım. Söz konusu olay, seçimlerden sonra Eylül 2011’de gerçekleşmiş. Düzeltir ve özür dilerim. Başbakan Tayyip Erdoğan, seçimlerden önce, çeşitli vesilelerle, İmralı ile görüşüldüğünü belirtmiş ve “devlet gerekli görürse görüşür” demişti. Kemal Kılıçdaroğlu da kendisine bu konuda destek vermişti. Bir Oslo zaptının internet ortamına Eylül 2011’de sızdırılması, Başbakan’ı vurmak ve görüşme ihtimalinin önünü kesmek amacıyla idi. Yazımda, bu konudaki değerlendirmede bir yanlışlık yok. Zaten, “MİT krizi” de bu zabıtlar üzerinden patlak vermiş ve o kriz üzerine, bizzat Başbakan, yazıda ifade ettiğim değerlendirmeyi paylaşmıştı.

Bir açıklama: 28 Nisan Pazar günü yayımlanan, “Oslo’dan bugüne perde arkası (1)” başlıklı yazım, her seferinde olduğu gibi Hürriyet Online’da da yayımlandı. Ancak, aynı gün saat 13:45’te bu yazımın altında, yine benim imzam ile bana ait olmayan bir yazı konuldu. Söz konusu yazıda, 1 Mayıs’ın 1 Temmuz’da kutlanması önerisi yer alıyordu. Bunun üzerine, Oda Tv, bana ait olmayan bu yazıya atıf yaparak, şahsıma karşı alaycı yayınlar başlattı. Sosyal medya ortamı hareketlendi. Söz konusu yazının bana ait olmadığını, sosyal medya ortamında açıkladığımda, Oda Tv, bu kez, “Cengiz Çandar ayranı fazla kaçırmış” gibi kendince esprili başlıklarla yazının bana ait olduğunda ısrar etti ve Hürriyet Online’a link verdi. Bir süre sonra yazının Posta gazetesinde yayımlanmış olan Rauf Tamer’e ait olduğu ortaya çıktı. Ne var ki, ısrarlı uyarılara rağmen, Hürriyet Online’de durum düzeltilemedi. Kimsenin aklına bir şey gelmesin, bir ‘tezgah’ değildir herhalde. Basit bir yanlışlıktan ibarettir.

Bu vesileyle, emekçi halkımızın 1 Mayıs Bayramı’nı kutluyor ve olaysız bir kutlama diliyorum.