BDP var mı yok mu?

BDP'nin, Kürt sorununun çözümü bakımından 'varlığı', var olması başlı başına paha biçilmez öneme ve değere sahiptir.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, ‘İmralı Süreci’ kamuoyunun bilgisine geleli beri merakla beklenen konuşmasını dün BDP grubunun önünde yaptı. Grup salonu, daha önce görülmediği ölçüde, tıklım tıklım imiş ve bugüne dek en büyük medya ilgisine mazhar olmuş.

Zaten, Selahattin Demirtaş’ın konuşmasını neredeyse tüm haber tv kanalları canlı yayımladılar ve ardından tartışmaya sundular. BDP’ye bugüne dek ‘merkez medya’da gösterilmemiş bir cömertlik söz konusuydu.

Bütün bunlar, BDP’nin siyaset sahnesindeki öneminin göstergesi. Aslında, bu önem, son ‘süreç’ ile birlikte daha da artmış vaziyette.

BDP, bu ‘süreç’in neresinde?

BDP, genellikle ‘söylem’ üretebiliyor ama ‘siyaset’ üretebildiği, -bilinen gerekçelerden de ötürü- pek söylenemez.

Bununla birlikte, BDP’nin ‘siyaseten’ bir türlü ‘ergenlik çağı’na varamaması, siyaset sahnesindeki önemini ortadan kaldırmıyor. BDP’nin önemini hararetle vurgulayanların başında geldiğimi, beni bu köşeden izleyenler bilir.

BDP’nin, Kürt sorununun çözümü bakımından ‘varlığı’, var olması başlı başına paha biçilmez öneme ve değere sahiptir. PKK’yı ‘dağdan indirecek’seniz, hükümetin diliyle ‘silahları bıraktıracaksanız’, atılacak bu adımı Kürt siyasi hareketinin ‘buna değer’ görerek ikna olması lazım ki, söz konusu adım atılabilsin.

Bunun için ise sonuna kadar açılmış ve genişlemiş ‘siyaset kulvarları’ gerekiyor. Bu, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle anayasa ve yasa değişiklikleri yoluyla hukuk yapısını değiştirmesiyle elde edilecek bir durum. Öyle bir durumda, Kürt siyasi hareketinin ‘yasal siyasi organizma’ya ihtiyacı olacak. O organizma şimdiden BDP’dir.

Bu nedenle her şeye rağmen, BDP, varlığıyla, varoluşuyla önemlidir ve yine bu nedenden ötürü binlerce BDP mensubunun KCK gerekçesiyle atıldığı cezaevlerinden çıkartılması gerekmektedir ki, ‘PKK’nın silahsızlanması’ ve ondan da önce ‘PKK’nın silahlı güçleri’nin ‘sınır dışına çekilmesi’ gibi adımlar atılabilsin.

‘PKK çizgisi’, yasal alanda ve silahsız bir şekilde kendisini ifade, örgütlenme ve mücadele imkânı bulamazsa, bunu yapanlar dört duvar arasına uzun hapis hükümleriyle atılırlarsa ‘dağdan’ kimseyi indiremezsiniz, silahları ‘bıraktıramazsınız’. Gerçekçi olalım.

Bu bakımdan, ‘İmralı’ merkez alınarak içine adım atılmış olan ‘yeni süreç’te BDP’ye çok önemli bir rol düşüyor. Bu rolü, gelinen noktada, BDP alacak.

Selahattin Demirtaş’ın dünkü konuşmasını bu çerçeve içinden değerlendirerek dinledim.

Çıkarttığım sonuç şu oldu: Yanlış bir konuşmaydı!

Konuşmaya sinen ‘ruhu’ itibariyle yer yer ‘üslubu’ itibariyle yanlış bir konuşmaydı. Üstelik, her bir cümlesi ‘doğru’ olan yanlış bir konuşmaydı.

Her bir cümlesi ‘doğru’ olan konuşma, nasıl ‘yanlış’ olabiliyor?

Her bir cümle kendi içinde doğru. Ama ‘yararsız doğrular’ halinde. İçine girilmiş ‘süreç’ bakımından hiçbir ‘yapıcı’ yanı yok konuşmanın. Bu konuşmayı dinledikten sonra, insanlar, BDP’nin sürecin neresine yerleştiğine dair ne hükme varacaklar?

Hiçbir hükme varamazlar. Çünkü, konuşma, ‘ruhu’ itibariyle hükümete ‘bozuk atan’ bir konuşma; BDP namına bir ‘rol alan’, bir ‘rol üstlenen’ bir konuşma değil.

Nitekim, ‘sosyal medya’da alaycı bir dille ifade edilen şu değerlendirme, konuşmanın nasıl anlaşılması gerektiğine dair, en isabetlisi sayılabilir:

“Demirtaş, hükümete, ‘Bizi de muhatap alın’ diyeceğine Öcalan’a ‘Söyle bizi de muhatap alsınlar’ dese ya. Böyle hoş olmuyor.”

BDP’nin kafasının ‘hayli karışık’ olduğu, ‘süreç’in nasıl ilerleyeceğine ilişkin olarak hiç de haksız olmadığı çok ciddi ‘kaygıları’ olduğuna dair duyumlara sahibiz. Geçen hafta Ahmet Türk ile Ayla Akat’ın İmralı’ya gitmiş olmalarının, BDP’nin İmralı’ya gitmiş olması ve böylece sürece dahil olduğu ‘anlamına gelmediğini’ de biliyoruz.

Bütün bunlar, Selahattin Demirtaş’ın dünkü konuşmasının ‘ruhu’ ve ‘tonu’na sinen ‘olumsuzluğu’, ‘negatif hava’yı açıklamaya, bunların nereden kaynaklandığını açıklamaya imkân verebilir. Ama ne yapsanız konuşmanın ‘yapıcı’ olduğu sonucuna ulaşamazsınız.

Hükümet çevrelerinin, ‘İmralı-Kandil ayrımı’ yaparak PKK’da ‘iki başlılık’tan dem vururken aslında ‘Kandil üzerinde Abdullah Öcalan ile yürütülen diyaloğa uyması amacıyla baskı oluşturmak’ için böyle yaptığını öne sürenler var. Anlaşılan, BDP de hükümet üzerinde bir ‘baskı oluşturarak’, kendisine ‘süreç’te yer bulmak istiyor.

Şayet böyleyse, bu yürümez. BDP’yi ‘süreç’ dışında bırakır. Ki, bu da ellerini zayıflatmaktan gayri, ‘süreç’in selametine zarar verir.

Ortada bir ‘süreç’ var mı ki?

Gerek hükümet çevresi, gerekse BDP Eşbaşkanı, ‘müzakere’ sözcüğünü reddediyor. İlki ‘görüşme’ ya da ‘diyalog’dan, ikincisi –Karayılan gibi- ‘istişare’den söz ediyorlar. Yani, henüz ‘müzakere’ yok, ‘diyalog’ ya da ‘danışma aşaması’nda bir durum var.

İmralı’da Abdullah Öcalan ile ta 2012 Kasım ayından, açlık grevlerinden bu yana konuşuluyor, konuşmanın vardığı düzey itibariyle Başbakan Tayyip Erdoğan, 2012’nin son günlerinde, aralık ayının son günlerinde İmralı görüşmesini açığa vuruyor; ‘bir ışık gördüğünü’ belirtiyor. Ardından, 2013’ün ilk günlerinde, bugüne dek hiç olmamış, son derece dramatik, eşsiz bir adım atılıyor ve iki Kürt milletvekili Ahmet Türk ile Ayla Akat İmralı’ya gidiyorlar. Abdullah Öcalan ile ‘görüşme notları’ndan Irak’ta Kürt tarafının da haberi oluyor.

Peki bütün bunlara bakıldığında, varılan nokta, ‘diyalog’ ya da ‘danışma’dan öteye gitmeyen bir düzeyi mi ifade ediyor yani?

Abdullah Öcalan ile bal gibi ‘müzakere’ ediliyor. O nedenle yeni bir ‘süreç’ten söz edebiliyoruz. Önümüzdeki günlerde, İmralı’ya yeni seferler olacak.

BDP’nin süreçte nasıl, ne şekilde yer alması gerektiğine ‘süreç’e ‘yapıcı’ katkısının ne olacağını, dünkü konuşmayı unutarak, bir kez daha düşünmesinde yarar olacak.