Beyrut'ta 'Eski Tüfekler' ve 'Aksakallar' ile

Bu kadar 'Eski Tüfek' ve 'Aksakal' bir araya gelince ve yer de Lübnan olunca, tabii ki siyaset konuşulur ve konuşulunca da Ortadoğu konuşulur.

BEYRUT- Yarım yüzyıla yaklaşan anıların bir tür geçit törenini yaşıyor gibiydi zihnim, cenaze töreninden önce; Beyrut’un orta yerindeki bir kilisenin taziye için ayrılmış salonunda.

Onlarca yıl geriye giden ve Lübnan’ın en çileli günlerinde temelleri atılmış, uzun yıllar boyunca ardında yoğun emek biriktirmiş bir dostluk, ‘son yolculuk’ta bulunmayı gerektiriyor. Bu duyguyla, kilisenin taziye salonunda otururken, defin saati yaklaştıkça gelenlerin sayısı artıyor. Sanki, tüm renkleriyle Lübnan’ı ve onunla birlikte Filistin mücadelesinin tarihini ve ‘Ortadoğu siyaset podyumu’nun isimli-isimsiz nice şahsiyetini ve bu arada aynada kendimi izler gibi hissediyorum.

Simsiyah sarığı, uzun siyah cüppesiyle olduğundan birkaç misli heybetli görünen, bölge çapında tanınan Şii din adamı Seyyid Hani Fahs, salona giriyor. Görmeyeli sakalları da sarığı ve cüppesiyle tezat halinde, bembeyaz olmuş.

Güney Lübnan’da İsrail işgali öncesi ve sonrasında memleketi Nabatiye’de, bu arada İran İslam Devrimi’nin ardından Tahran’da birlikte geçirdiğimiz günlerin anıları canlanıyor ikimizin de belleğinde. Bir yandan hızlı bir ‘ufuk turu’ halinde sohbete koyuluyoruz. Seyyit Hani, Necef Havzası’ndan yetişmiş bir Şii din adamı. Irak’ta, İran’da, Körfez’de, Mısır’da, Filistin’de, kısacası bölgede, birkaç kuşaktır tanımadığı kimse yok neredeyse.

Bir dönem Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) üst düzey yetkililerinden olup daha sonra İslam düşüncesiyle ilgilenerek, ‘İslamcı düşünür’ olarak ün yapan Münir Şefik de aramıza katılıyor. Lübnan’ın siyaset ve düşünce dünyasının tanınmış isimleriyle selamlaşıyorum. Tüm bölgede tanınmış tarihçiler, sosyologlar, siyaset bilimcileri, gazeteciler, yazarlar… Kimisi Sünni, kimisi Şii, kimisi Dürzi, kimisi Maruni, kimisi Rum Katolik, kimisi Rum Ortodoks. Lübnan’ın aslında Filistin ve Suriye’yi de içine alan ‘Levant’ın, hatta Irak’a, Mezopotamya’ya ve dahi Türkiye’ye, Anadolu’nun içlerine kadar uzanan Ortadoğu’nun bu günlerde ufalanmakta olan muhteşem mozaiğinin parçaları.
Yıllar boyu en sevgili dostlarımı bu mozaiğin içinden -cenazesi için geldiğim insan en önlerde olmak üzere- bu ‘podyum’da edindim.
En duygulu anlar, her biri saçları beyazlamış, fizik görüntüleri hayli değişikliğe uğramış olan ve uzun yıllar birbirimizi görmediğimiz ‘eski dostlar’la karşılaşınca yaşanıyor. Kimisi sakal koyvermiş; ak sakallı olmuş. Azerbaycan ağzında ‘Aksakal’, ‘Bilge Kişi’ anlamında kullanılır. Benim yıllanmış dostlarım da öyle olmuşlar.

Ras el-Nabeh’teki kilisede birbirimize sevgi ve özlemle sarılır, sanki dakikalarca kenetlenmiş gibi kalırken, zihinlerimizden aynı şeyleri mi geçiriyorduk acaba?

Ras el-Nabeh, Beyrut’un Tarik el-Şam (Şam Yolu) denilen uzun iç savaş yıllarında şehrin doğusu ve batısı arasında sınır çizmiş olan yolun yanı başındaki geleneksel semtlerinden biri. Benim, saçları-sakalları kar beyazı olmuş dostlarım, iç savaşta bir dönem, Ras el-Nabeh’teki Fetih kuvvetlerini oluşturmuşlardı.

Aralarından biri, Güney Lübnan’da İsrail istilasının hüküm sürdüğü günlerden bir gün, Beyrut’ta Ras el-Nabeh’te benim o sırada kaldığım eve ‘veda’laşmak üzere uğramışlardı. Komuta ettiği kuvvetlerin başına geçmek üzere Güney Lübnan’a yola çıkıyordu. O ev, şimdi toprağa vermek üzere ‘vedalaştığımız’ arkadaşımızın eviydi.

Görmeyeli beyaz sakal koyvermiş o sevgili dostuma, önümüzde dikilen Yezid Sayegh’i işaret ediyorum takılarak: “Tanıyor musun bunu?”
Yezid, o eski dönemlerde Fetih’in kadrolarından biriydi. Daha sonra Filistin silahlı mücadelesi ve tarihine ilişkin tuğla iriliğindeki kitabıyla yazılabilecek en önemli ve başarılı çalışmaya imza attı. Oxford’da hoca oldu. Uluslararası akademik dünyada tanındı. İkisi, yıllar öncesinden, bambaşka bir şekilde tanışıyorlardı tabii ki.

‘Eski Tüfek’ ve ‘Aksakal’ dostlarımızdan biri çocuk kitapları basan yayınevi sahibi. Bir diğeri çeşitli uluslararası yardım kuruluşları adına Irak’ta uzun yıllar çalıştıktan sonra emekli olmuş, Lübnan’a dönmüş. Bir başkası Körfez ile Beyrut arasında mekik dokuyor; gazeteci. Biri Londra’da yaşayan kızından olan torununu anlatıyor heyecanla. Bembeyaz pos bıyıklı bir tanesi de bozuk atıyor bana, kendisini hatırlamadığımı yüz ifademden fark edince.

Adını söylüyor. İsim yine de bir şey ifade etmiyor ama tanımış gibi yapıyorum. Toprağa vermekte olduğumuz arkadaşımızın eşinin kulağına eğilip ismi söylüyor, kim olduğunu soruyorum. “Hatırlamadın mı” diyor hayretle, “Bekaa’daki efsanevi Filistinli komutanlardan biriydi. Onu daha da ünlü yapan, Halk Cephesi’nin imza attığı uçak kaçırmaların ilkini gerçekleştirenlerden biriydi. Hani şu Atina’ya kaçırılan uçak!”
Hafızamı zorluyorum, sisler arasından hayal meyal hatırlıyorum sözü edilen olayı.

Ortadoğu’da bizim kuşak ‘mezar başına’ yığılmış. Kurşunla değil de zamanı gelmiş sayılarak aramızdan ayrılan arkadaşımızı mı hüzün içinde uğurluyoruz yoksa ‘ölüm’ denilen hepsinin çok yakından sürekli tanıdığı, tanık olduğu bir gelişmenin vesile olduğu ‘kuşak buluşması’nın keyfini mi yaşıyoruz belli değil. Duygular birbirine karışıyor.

Bu kadar ‘Eski Tüfek’ ve ‘Aksakal’ bir araya gelince ve yer de Lübnan olunca, tabii ki siyaset konuşulur ve siyaset konuşulunca da yer Lübnan olduğu için bütün Ortadoğu üzerinden konuşulur.

Bu yüzlerin birbirleriyle karşılaşma anı, zaten, kendiliğinden ‘siyaset konuşmaya başlayın’ düdüğü çalmak gibi bir ‘efekt’e yol açıyor. Kilisenin taziye salonunda, yakındaki mezarlık yolunda yürürken, cenaze evine gidip gelirken, iki arada bir derede, ne yapıp edip ‘siyaset’ konuşuldu.
Hızlı değerlendirmeler

ABD-İran Anlaşması’nı ABD’nin ‘İran açılımı’ olarak anlamalıyız. Bu, etkisini yakında Suriye üzerinde de gösterecek önemli yeni gelişmelerin habercisi. Son dönemin en belirleyici gelişmesi. ABD, İran’ı Rusya ve Çin’e terk edemezdi. Terk etmek istemiyordu. Muhtemel ve hatta
mukadder ABD-İran yakınlaşmasını, biraz da ABD’nin küresel ekonomik çıkarları üzerinden okumakta yarar var.

Yeni gelişmede İran’ın da çıkarı söz konusu. Bununla birlikte, dikkat edilmesi gereken; İran, ABD’ye gitmedi; ABD’yi kendisine getirdi. Bölgede bir ‘güç merkezi’ olarak Türkiye önünde de kaybettiği mevzilere geri dönüyor olabilir.
Bu arada Türkiye’nin bölgedeki yıldızı önceye oranla hayli söndü. Türkiye’nin yakın zamana kadar Ortadoğu’da parlayan yıldızının sönükleşmesinin birkaç nedeni bulunuyor:

Tayyip Erdoğan’ın hataları. Özellikle Mısır’a yaklaşımında ortaya koyduğu haliyle. Oysa, Mısır’a gidip ‘laiklik’ mesajı verdiğinde, Müslüman Kardeşler’i sarsmıştı ama o, olumlu ve Türkiye’yi öne çıkaracak nitelikte bir adımdı. Daha sonra, bu pozisyonundan geriye, Müslüman Kardeşler çizgisine yani ‘dogma’ya dönmüş göründü. ‘Dogma’ bir başka deyişle ‘ideoloji’, siyasi hataları da beraberinde getirdi.

Türkiye, Rusya’nın gücünü ve önemini iyi hesaplayamadı. Hesaplasaydı, Suriye politikasını farklı yürütürdü. Rusya, ‘Sünni’ pozisyon üzerinden Suriye politikası güden Türkiye’ye ilişkin ‘tehdit algısı’ geliştirdi ve ‘Suriye kapısı’nı Türkiye’ye kapattı. Önünde ‘Suriye kapısı’nın kapanması, Türkiye’nin tüm bölgedeki konumuna ilişkin ‘zaafları’nı ortaya çıkarttı.

Tayyip Erdoğan iktidarı ya da ‘Türkiye modeli’nden beklenen bir bakıma ‘ılımlı İslam modeli’nin ABD desteğinde bölgede yürürlükte olmasıydı. ABD’nin İran açılımını, bir de ABD’nin Türkiye’nin, bunu ‘beceremeyeceğini’ göstermesiyle açıklamak gerekir.
Bu argümanların her biri ve her birinin yol açabileceği sonuçlar, sayfalarca yazı, saatlerce tartışma kaldıracak önemde ve içerikte.
Beyrut’ta iki arada bir derede, nefes nefese bunlar konuşuluyor. Konuşanlar ‘Eski Tüfek’ ve ‘Aksakal’ olunca not etmekte yarar var…