Bir başka 'tek adam'...

Kendilerini haksız biçimde 'Menderes ve Özal'ın devamı' olarak tanıtanlar da iktidar yıllarında, Turgut Özal'ı tanıtmak için bir şey yapmadılar. Zira, Özal, günümüzün iktidar sahiplerine birçok noktada 'ters' bir örnek oluşturuyor.
Bir başka 'tek adam'...

Turgut Özal’ın ölümünün 21. yıldönümüydü üç gün önce. Türkiye’yi 20. yüzyıldan alıp 21. yüzyıla taşıyan insanı, tam da cumhurbaşkanlığı tartışmalarının olanca yoğunluğuyla yaşanmakta olduğu dönemde, bugüne ışık tutacak çok özel yanlarıyla hatırlamak yararlı olur.

Zaman çok hızlı akıyor. O öldüğünde doğanlar, bugün üniversiteyi bitirme yaşına erişmişler bile. Ne yazık ki Turgut Özal hakkında bilinmesi gerekenleri pek bilmiyorlar. Kendilerini yersiz ve haksız biçimde 'Menderes ve Özal’ın devamı' olarak tanıtanlar da uzun iktidar yıllarında, Turgut Özal’ı tanıtmak, hatırlatmak, anlatmak için pek bir şey yapmadılar. Yapamazlardı. Zira, Turgut Özal, günümüzün iktidar sahiplerine birçok noktada 'ters' bir örnek oluşturuyor.

Turgut Özal ile çok geç bir araya geldim. Kendisiyle 'danışmanı' olarak çalışmamı istemişti. Çok geç bir araya gelmekle birlikte, ömrünün son iki yılında, ona en yakın kişilerden biri olmak gibi bir mutluluk ve onura sahip oldum.

Bu durumumun farkındaydım ama öğrenmem ölüm sonrasında oldu. Ölümünden sonra TBMM Genel Sekreterliği’nden bir telefon aldım; ertesi gün TBMM binasının önüne yerleştirilecek tabutunun başında iki oğlu ve iki kardeşinden sonra eski bakanlardan yeğeni Hüsnü Doğan ile birlikte nöbet tutmayı kabul edip etmeyeceğim soruldu bana.

Listeyi Semra Hanım yapmıştı. Onu o kadar yakından tanımıyordum ama belli ki Turgut Özal’ın bana olan 'sevgi'sinden en yakın aile fertlerinin sıralamasına beni dahil edecek kadar haberdardı.

Ben de çok sevmiştim Turgutbey’i. Bu sevgide siyasi yan ikinci plandaydı. 'Altın kalpli' ve 'çok iyi bir insan' olduğu için çok sevmiştim onu. Özel bir sevgiydi aramızdaki. Bu yazıda yer alan fotoğraf, sözünü ettiğim halin somutlaşmış görüntüsüdür.

Bu fotoğrafı Ankara’nın en tecrübeli siyasi fotoğrafçısı Mustafa İstemi çekmişti. Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın bir yeni yıl davetinde...

Bu fotoğraf benim için çok değerlidir. Kütüphanemde, benim için bir başka sevgili insan, Filistin halkının ölümsüz lideri Yasir Arafat’ın beni kucakladığı fotoğrafın yanında durur. Bu yakınlarda üçüncü baskısı yapılan 'Mezopotamya Ekspresi' adlı kitabımın 'Çankaya Kavşağı' başlıklı IV. bölümünün başında, kitabın 75. sayfasında da yer alır. Dolayısıyla 'Mezopotamya Ekspresi’ni eline alan her okur, bu fotoğrafı görür.

Söz konusu fotoğraf bir süredir, kurulmasına çalışılan 'Muhaberat devleti'nin temel dayanağı olarak tasavvur edilen MİT’in 'kullanışlı aptalları' ve iktidara kapılanmış yılışık bir çevre tarafından sanki bir yerlerden ele geçirilmiş gibi gösterilerek, bana yönelik 'kişilik katli' amacıyla kullanılmaya çalışılıyor. Bu da bu dönem Türkiye’nin medya ortamına hükmeden 'lumpenleşme'nin bir başka yansıması.

'Yeni Türkiye'nin gerçek başlatıcısı olan Cumhurbaşkanı Turgut Özal dönemiyle bugünkü dönem arasındaki farklardan birini medyadaki bu lumpenleşme oluşturuyor. En önemli fark ise kendisini 'özgürlükler alanı'nda gösteriyor. Bugün başlıca sorunumuz özgürlüklerin kısıtlanması. Turgut Özal döneminde ise var olan özgürlük kısıtlamaları birer birer ortadan kaldırılıyordu.

Türkiye’nin internet çağına geçişine öncülük eden, telekomünikasyon teknolojisinde büyük atılımları hayata geçiren Turgut Özal döneminde, Twitter ve YouTube'un bırakın 'yasaklanması'nı, yasağın 'telaffuz edilmesi' dahi düşünülemezdi.

Turgut Özal’ın 'mülkiyet, ifade ve din ve vicdan özgürlüğü' şeklindeki 'üç özgürlük' anlayışına paralel bir başka 'üç özgürlük' anlayışı daha vardı: 'Sermayenin, insanların ve fikirlerin serbest dolaşımı'.

Bunların sonuncusu, 'fikirlerin serbest dolaşımı', dünyanın çehresini değiştirecek olan 'yaratıcılık' için 'olmazsa olmaz' nitelikteki ilkeydi. Turgutbey’in o ünlü 'tabu yıkıcılığı', bir başka deyimle 'put kırıcılığı'nın ardında bu anlayış yatıyordu.

Ölümünden kısa süre öncesine kadar elinden düşürmediği kitaplardan biri, Amerikan Yüksek Mahkemesi yargıçlarından biri tarafından kaleme alınmış olan, 'Free Speech in an Open Society' idi, yani 'Açık Toplumda İfade Özgürlüğü'!

Cumhurbaşkanı 1990’ların başlarından itibaren 'ifade özgürlüğü'nün 'açık toplum'un hukuki çerçevesi içinde sağlam güvencelere kavuşturulması gerektiğine kafa yoruyordu. Her konunun tartışılmasını istiyor, her 'tabu'nun üzerine gidiyordu. Bu bağlamda Kürt sorununu ele alıyor, çözüm arayışında "Federasyonu da tartışmalıyız" diyebilecek kadar özgürlükçü, öngörüşlü ve 'tabu yıkıcı' bir yaklaşım benimsiyordu.

Devletin çeşitli dönemlerde baskı altına almış olduğu her türlü fikir akımı onun 'koruyucu' kanatları altında kendisine meşru alan bulmaya başlamıştı. Türkiye entelijensiyasının solu ve sağıyla çevresinde buluştuğu, harmanlandığı bu özel kişi, ölümünden tam üç ay önce, 16 Ocak 1993 Cumartesi günü Ankara’da Gazi Üniversitesi’nde yaklaşık altı saat süren bir açık oturum yönetmişti. Tarihte bir cumhurbaşkanının yönettiği ilk ve tek açık oturum!

O dönemde Özal ile Muhsin Yazıcıoğlu arasında köprü rolü oynayan ülkücü kökenli Mustafa Çalık’ın yönettiği bir sağ düşünce dergisi olan 'Türkiye Günlüğü'nün düzenlediği, 'Değişen Dünya ve Türkiye' başlıklı bu açık oturumda, açış konuşması yapması Cumhurbaşkanı Özal’a önerilmişti; o ise panel yöneticisi olmakta ısrar etti. 'Panel yöneticisi Cumhurbaşkanı'nın iki tarafında, Prof. Nur Vergin, Prof. Asaf Savaş Akat, Prof. Mehmet Altan ile birlikte 'panelistler' olarak dizilmiştik. Özal’a derin sempatisi olan Nilüfer Göle’yi ve ülkemizin birçok kalburüstü aydınını, dinleyici koltuklarının en ön sıralarındaki görüntüleriyle hatırlıyorum.

'Devlet Başkanı'nın soru kâğıtlarını titizlikle tasnif edip, her birimize dağıttığı bu 'panel'de altı saat boyunca 'devlet'e ağır eleştiriler yöneltmiştik. 'Devlet Başkanı'nın orkestra şefliğinde ve güvencesi altında 'açık toplum'da ifade özgürlüğünü derinden teneffüs ediyorduk.

Turgut Özal, soldan sağa, sağdan sola aydınların karşılıklı olarak birbirlerini saydığı ve birbirleriyle buluştuğu bir 'kavşak' olmuştu.

Benim Turgut Özal ile ilişkim, esas olarak, Cumhurbaşkanlığı’nın son iki yılında, Kürt sorunu ve Bosna’ya destek zemininde inşa edildi. 'Kürt' sözcüğünün telaffuz edilmesinden korkulduğu bir dönemde, Kürt liderleri Celal Talabani ve Mesut Barzani’ye, Çankaya kapılarını ortak mesaimiz açtı. Türkiye’nin Kürt sorununun 'çözüm süreci'nin taşları o dönemde döşendi.

Özal’ın 21. ölüm yıldönümü, Çankaya’ya çıkmak uğruna ülkenin tehlikeli bir kutuplaşmanın içine çekildiği bir döneme denk geldi. Ne garip, o beklenmedik ölümünden önce, bizlerle yeni bir atılım başlatmak amacıyla Çankaya’dan nasıl ve ne zaman inmesi gerektiğini tartışmaktaydı.

Ne yazık ki hiç kimse onun devamı olamadı. O, öyle bir 'tek' idi.