Bir "koalisyon" için "Suriye soruları"...

Türkiye-Suriye sınırının 400 kilometreden daha uzun bir alanında, yeni TBMM'de 80 milletvekili ile temsil edilen HDP ile bir bakıma "et ve tırnak" gibi bir ilişkiye sahip olan PYD'nin siyasi olarak ve YPG'nin askeri olarak hükmetmesi Türkiye'nin yararına ve çıkarına değil midir?

Brüksel’de kaldığım otelin yemek salonunda, önümdeki gazetelerden kafamı kaldırdığım sırada gördüm onu. Yanis Varoufakis’i...

Tüm gazetelerin manşetlerinde, Brüksel’de AB bakanlarının Yunanistan konusunda yaptığı olağanüstü toplantının haberleri. Önümdeki gazetelerden kafamı kaldırdım, ayaküstü konuştuk. Ayrılırken, hafifçe sırtına dokundum; “İyi şanslar” dedim. Gülümsedi.

Varoufakis ile karşılaştığımı, Brüksel’de birlikte bulunduğum genç arkadaşıma söylediğimde, ok gibi fırladı, onunla tanışmaya gitti. 7 Haziran’da HDP için ter dökmüştü. Varoufakis’e, “Sizin yakından izliyoruz” demiş; Varoufakis ise, HDP’yi kastederek, “Biz de sizi karşılığını” vermiş.

Otelden havaalanına. Uçakta elime aldığım tüm gazetelerde manşetler Yunanistan konusuna ayrılmış. Yazımı yazmaya başladım. Yazımın konusu, Batı’mızdaki kapı komşumuzla ilgili olarak cereyan eden dramatik gelişmelerle ilgili değildi. Adeta kendiğilinden, Güney’imizde, Suriye sınır boyunda yaşananlarla ilgili yazımı yazmaya başladım.

Yunanistan’ın Avrupalı alacaklarının ve IMF’nin baskısı altında “iflâs”a doğru itilmesi, acaba ekonominin kanunlarının zorladığı bir kaçınılmaz sonu mu ifade ediyor; yoksa “ilâhlar” Yunanistan’da Syriza iktidarına diz çöktürme kararı mı aldılar?

Bu sorunun cevabını ben bilemiyorum. Ama, Türkiye’nin “gerçek ‘kırmızı çizgisi’ ne olmalıdır?” sorusunun cevabının “Kürt karşıtlığı” olduğunu biliyorum. Yazıyı da o temaya odaklanarak yazmaya başladım.

Cengiz Çandar ve Yanis Varoufakis'in selfie'si...

 

Radikal’de dün yayımlanmış olan yazının şu satırlarını bir kez daha hatırlatayım:

“Erdoğan’ın “havuz medyası” Tel Abyad’ın YPG eline geçmiş olması, yani IŞİD’in oradan temizlenmesi karşısında, başlatılmış olan yalan bombardımanını sürdürüyor. IŞİD’e karşı topraklarını kurtaran, yaşam alanlarını ve yaşam haklarını geri alan Kürtlerin “etnik temizlik” yaptığı, Arap ve Türkmenleri bölgeden temizlediği yalanını yayıyor.

Bunu yaparken PYD’yi hedef alıyor.

Suriye’de IŞİD’den kurtarılan alanlarda yönetim oluşturan PYD’nin, Türkiye’deki HDP’den, bugün Türkiye siyasal yaşamının “meşru ve entegre” bir parçası haline gelmiş olan HDP’den pek az farkı var.”

Bu satırların yayımlandığı gün, dün, Hürriyet’in iç sayfalarında PYD Eşbaşkanı Salih Müslim ile yapılmış bir söyleşi vardı. Söyleşi kadar ilginç olan yanıbaşına iliştirilmiş olan fotoğraftı. Fransa’dan sonra İtalyan Parlamentosu’nu ziyaret eden PYD-YPG heyetini gösteren fotoğraf.

Fotoğrafta en solda Salih Müslim. Hemen yanında Kobani Kantonu Başkanı Enver Müslim. Sağda YPG’nin kadın komutanı Nesrin Abdullah, onunla Enver Müslim arasında ise –ismi yazılmamış- Mehmet Yüksel.

Mehmet Yüksel, HDP’nin öncülü sayılabilecek olan BDP’nin Washington Temsilcisi idi. İki yıl önce, Washington’da Selahattin Demirtaş ile birlikte katıldığımız –Salih Müslim’li- panelin ev sahibi idi.

Fotoğraf, başlıksız ve alt yazısız olarak HDP ile PYD arasındaki yakınlığın çarpıcı bir belgesi.

Söyleşiye dönersek, Salih Müslim’in Hürriyet söyleşisindeki şu sözleri bir “ibret belgesi” gibi:

“Hemen şunu söyleyeyim ki, bizim bir Kürt devleti kurma projemiz yok. Ancak Allah, Suriye’deki Kürtleri Türkiye sınırına yerleştirmiş. O coğrafyada Kürtler de yaşıyor. Ne yapalım, Türk devleti rahatsız oluyor diye topraklarımızı, vatanımızı mı terk edelim? Türk basınında ‘PYD’nin IŞİD’den daha tehlikeli olduğu, hedefinin Kürt devleti kurmak’ olduğuna dair bazı haberleri ben de okudum. Bunlar çok ayıp, asılsız şeyler. Bizim derdimiz kendimizi, halkımızı, IŞİD vahşetine karşı korumak. Bu tür söylemlerin tek bir amacı olabilir, o da bölgede özellikle Kürtlerle Arapları birbirine düşürmek. O topraklar, Kürtlerin, Arapların, Türkmenlerin, değişik halk gruplarının kardeşçe yaşayacağı yerlerdir. Bu nedenle Ankara’nın değişik, kasıtlı söylemler nedeniyle endişe duymasına gerek yoktur. Bakın biz o toprakları aldık. Türkiye’ye Tel Abyad’dan giden insanlar yeniden evlerine yurtlarına dönüyorlar. Bunun neresi kötü?”

Salih Müslim’in bu sözlerini destekleyen bir açıklama ise, Suriye’deki Kürtlerin “silahlı kuvvetleri” sayılan YPG’nin sözcüsü Rûdâr Xelil tarafından Mutlu Çiviroğlu’na yapıldı.

Suriye Kürt bölgelerindeki gelişmeler konusunda en uzman isimlerden biri olan Mutlu Çiviroğlu ismini Radikal okurları iyi tanır. Mutlu, YPG Sözcüsü ile görüşmesini bana gönderdi. Söyleşinin şu son bölümünün altını çizmek gerekiyor:

“Türkiye sınırındaki 400 km’den daha uzun bir mesafedeki alan YPG’nin kontrolü altında. Türkiye’nin YPG’nin ilerleyişinden korkması doğru bir şey değil. Türkiye komşumuz olduğu için her daim ilişkilerimizin iyi olmasını istedik. Komşuluk ilişkilerimiz doğrultusunda hareket etmeliyiz. Buradan Türkiye’yi hedef alan bir hareketin oluşmasına izin vermeyiz. Bunun için Türkiye YPG’nin elde ettiği zafere tereddüt etmeden sevinmeli. IŞİD bir örgütün Türkiye sınırında olmasının Türkiye’nin içine olumsuz etkileri olur. Böyle bir tehdit kalktığı için tam aksine Türkiye YPG’ye teşekkür edip, yardım etmeli.”

YPG Sözcüsü, “etnik temizlik” iddialarına ilişkin olarak ise şunu söylüyor:

“Bunlar gerçekle alakası olmayan asılsız iddialar. YPG güçleri arasında Süryaniler, Araplar var bugün. Bundan dolayı YPG’nin etnik temizlik yapması mümkün değil. Hem Suriye’de hem de Türkiye’den YPG’yi karalamak isteyenlerin ortaya attığı yalanlar bunlar…”

Türkiye, Suriye sınırının öte yanında ne istiyor? Kimi görmek istiyor?

Suriye’deki dört buçuk yıldır süren “iç savaş” sonucunda, Şam’daki Baas rejiminin 911 kilometre uzunluğundaki Türkiye-Suriye sınırının tümüne yakın bölümünde kontrolü kalktı.

Ayrıca, AKP iktidarı, başka bir deyimle Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, zaten Esad yönetimini “gayrı meşru” saydığı için, Türkiye-Suriye sınırında “status-quo ante”ye yani çatışmaların başladığı 15 Mart 2011’e dönülmesini savunamaz.

Peki, sınırın öte tarafı kimin elinde olacak?

O sınırın Kürtlerin yaşadığı bölümü, el-Kaide’nin Suriye kolu Nusra, onunla birlikte iş tutan Selefi-Cihadçı Ahrar eş-Şam veya IŞİD’in elinde mi olsun? Bu örgütlerin, Türkiye’ye yönelik “ideolojik” ve “güvenlik tehdidi” yok mu?

Bu örgütlerin, bir “ortak yanı” söz konusu ise, tümü de “Kürt düşmanı” bir tavır takındılar.

Türkiye-Suriye sınırının 400 kilometreden daha uzun bir alanında, yeni TBMM’de 80 milletvekili ile temsil edilen HDP ile bir bakıma “et ve tırnak” gibi bir ilişkiye sahip olan PYD’nin siyasi olarak ve YPG’nin askeri olarak hükmetmesi Türkiye’nin yararına ve çıkarına değil midir?

Hâlâ başbakanlık hesapları yapan ve “Suriye politikası” tam anlamıyla iflâs etmiş bulunan Ahmet Davutoğlu’na “IŞİD’i ya da Nusra’yı veya Selefi-İslamcı örgütleri HDP’nin Suriye’deki izdüşümüne tercih mi ediyorsun? Niçin?” diye sorulmayacak mıdır?

Türkiye’nin Suriye politikasını, tepeden tırnağa değiştirmeye rıza göstermeyecek bir “koalisyon” kurulabilir mi?

Böyle bir “koalisyon”da CHP yer alabilir mi?

Öyle bir “koalisyon”a HDP destek verebilir mi?

AKP ile MHP, şayet, “Suriye’de Kürtlere karşıtlık” önceliğinde buluşurlarsa, Türkiye’yi, 7 Haziran’ın ortaya çıkarttığı “güçler dengesi”ne rağmen yönetebilirler mi?

Bu sorular, doğru cevaplarını bulmadan, Türkiye’de ayakta kalabilir bir “koalisyon” da kurulamaz.