Bitiş...

Erdoğan, koltuğunda ısrar ettikçe, yeni rezaletlerin ortaya saçılması söz konusu olacak, koltuğu skandallarla sallanacak.

Gerçekten demokratik bir ülkede yaşıyor olsaydık, Tayyip Erdoğan’ın 24 Şubat gecesi oğlu Bilal ile arasında cereyan eden 17 ve 18 Aralık (2013) tarihli telefon konuşmalarının tapelerinin yayımlanmasından sonra dün itibariyle istifa etmesi gerekirdi.

Öyle olmadığımız için, Tayyip Erdoğan iktidara asılmış durumda ve daha da kuvvetli asılacağa benziyor. 24 Şubat gecesinden sonra daha da kuvvetle asılmaya mecbur. Zira, bu noktadan sonra iktidardan parmaklarını gevşettiği noktadan itibaren, gerçekten de 'Yüce Divan' ihtimali beliriyor.

Yaşadığımız ülke şayet, Baas’ın Irak’ı, Suriye’si gibi –Tayyip Erdoğan’ın dönüştürmeye çalıştığı türden- olsaydı, zaten bu tartışmaları yaşamıyor olurduk. İktidarın ve iktidar sahiplerinin tüm keyfi tasarruflarının üzeri örtülür, örtüyü açmak isteyenler de amansızca ve acımasızca –Tayyip Erdoğan’ın yapmayı arzuladığı şekilde- bastırılırdı.

Türkiye tam öyle değil. İşte 'demokratik bir ülke, açık toplum' ile bağdaşmayan yeni internet yasasına rağmen, sosyal medya olanca canlılığıyla o yasayı şu anda 'kadük' hale getiriverdi.

Tayyip Erdoğan-Bilal Erdoğan arasında 17-18 Aralık tarihlerinde gerçekleşen telefon görüşmelerini 'YouTube'dan dinleyenlerin sayısı, tapelerin dolaşıma girmesinin üzerinden 24 saat geçmeden 2 milyona ulaşmıştı.

Tayyip Erdoğan, kendi medyasını oluşturalı ve geri kalanın önemli bölümünü korkutalı ve sindireli beri, Türkiye’de bir demokratik ülkede olması gereken türden 'özgür medya'dan söz etmek imkânsız. İktidar medyası ve merkez medya, dün elbirliğiyle 'Tayyip Erdoğan-Bilal Erdoğan tapeleri'ne sansür uyguladı. Ana muhalefet liderinin TBMM’deki konuşmasına bile bu sansürü yaydı ama söz konusu tapeler tüm dünya medyasında yer bulduğu gibi, işte Türkiye’de en az 2 milyon kişi, 'YouTube Türkiye rekoru'nu kırarak, kısa süre içinde bunları izledi ve dinledi.

Yolsuzlukların öğrenilmesini önleyemezsiniz. Financial Times’a dün söyledim; 40-50 yıl önce Varşova Paktı ülkelerindeki Stalinist rejimler, elden dağıtılan tek sayfalık 'samizdat'ları önleyemezken bu internet çağında Türkiye’de Tayyip Erdoğan ve trol'leri, 'sosyal medya' ile baş edebilir mi?

Üç hafta önce, bu köşede 'Yolsuzluk ve siyasi faturası' başlığıyla yayımlanmış olan yazıyı şöyle bitirmiştik:
"İnternet çağında, küreselleşme döneminde, Batı kurumlarına üye bir Türkiye’de yolsuzlukların üzeri örtülemez. Yönetimi ağır yolsuzluk şaibesi altında ve bunu bastırmak amacıyla her türlü anti-demokratik yönteme başvuran bir ülke hiçbir ekonomik krizi çözemez. Ama mutlaka siyasi fatura öder. Türkiye'de olacak olan da budur. Hadise budur. Bundan kaçış yok."

Öyle olmadı mı? Üç hafta içinde, internet, HSYK ve MİT yasası gibi Türkiye’yi 'Batı sistemi'nin 'demokratik ailesi'nden kopartacak yasalar ya çıkartılmış veya TBMM’den çıkması muhtemel hale gelmiş de olsalar, 'yolsuzluklar'ın üzeri örtülemediği gibi, olan-biten daha da 'müstehcen' halde kamuoyunun gözleri önüne seriliyor.

17 Aralık’tan 48 saat önce 'Yolsuzluk ortaya çıkmaya görsün...' başlığı altında bu köşede yayımlanmış olan yazımızda ise 'yolsuzluk'un üzerinin örtülmesine çalışılması halinde –ki, o sırada Tayyip Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı tam da buydu ve Bilal Erdoğan ile yaptığı telefon konuşması da bunu kanıtlamış oldu- şu satırlara yer vermiştik:

" ... ‘Ahlak’ namına söylevlerinizi, ‘yetim hakkı’ konusundaki vurgularınızı kimse dinlemez artık. Müslümanlık iddianız ve imajınız bile tehlikeye girer. Zira, yolsuzluk, halkın en hassas olduğu ve o hassasiyetiyle hiç kül yutmadığı ve dünyanın her yerinde iktidarları mahveden en büyük virüstür."

Özellikle 24 Şubat gecesinden itibaren bu noktaya ulaşmadık mı? Ortaya dökülen bu tapelerden sonra, bu iktidarın en tepesinin tartışmasız biçimde 'ahlaklı olduğunu' düşünen 'vicdan' ve ayrıca 'takva' sahibi kim olabilir?

Peki, söz konusu tapeler, Tayyip Erdoğan’ın öne sürdüğü gibi 'dublaj' ya da 'montaj' olamaz mı?

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, ona 'kopya' verdi; "Öyle ise git TÜBİTAK’a, ver ses kayıtlarını, 20 dakika içinde sonuç alırsın" dedi. Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun dünkü çok önemli konuşmasındaki şu sözleri daha da çarpıcıydı:

"Ses mühendislerine sorduk. ‘Tamamı gerçek’ dediler. Erdoğan’a çağrı yapıyorum. TİB kayıtlarında hangi saatte kim kiminle konuştu yayımlayın. Devletin kayıtlarını yayımla. Kripto ile ilgili tüm bilgiler TİB’de var. Onları yayımlayabilir mi? Yayımlayamaz. Hırsızdan başbakan olmaz çünkü."

Bu arada basit bir tespit: Şayet, söz konusu tapeler, 'montaj' ve 'dublaj' olsaydı, 24 Şubat gecesi saat 21.00’de MİT Müsteşarı ve İçişleri Bakanı ile olağanüstü toplanan Tayyip Erdoğan, kendi kanıtlarını dünkü AKP grup toplantısında yaptığı konuşmaya yetiştirirdi.
Tayyip Erdoğan’ı dün böylesine ağır bir suçlamanın ardından dinleyenler, konuşmasını çok zayıf buldular. Konuşması çok zayıftı. O esmesine, gürlemesine, kükremesine alışık olduğumuz Tayyip Erdoğan’dan farklıydı. Esmeye, gürlemeye, kükremeye gayret ediyordu ama tam da o tapelerde olduğu gibi, sesi kendi ölçülerine göre cılız çıkıyordu.

Zaten, ya bilinçli veya dil sürçmesi, ilginç bir 'itiraf'ta bulundu; "Devletin kriptolu telefonlarını bile dinlemişler" dedi. Bu cümlesi, oğlu Bilal ile diyaloğunun 'gerçekliğinin itirafı' olarak algılandı.

Daha önemlisi şu: Kemal Kılıçdaroğlu da dünkü konuşmasında ima etti; yolda 'yeni tapeler' var. Bu ne demek?
Tayyip Erdoğan, iktidar koltuğunda oturmakta ısrar ettikçe, yeni rezaletlerin ortaya saçılması söz konusu olacak, koltuğu skandallarla sallanacak. Türkiye’nin kırılgan ekonomisinin ve devletin, içi bir hayli boşaltılmış, altları bir hayli oyulmuş kurumlarının bu gidişata dayanması pek zor olacak.

Bir Başbakan, CHP Genel Başkanı’nın şu sözlerine muhatap olduktan sonra, bu ülkenin yakın geleceğini tahmin edebilir misiniz:
"Artık ona başbakan diyemeyiz. Bu hükümetin meşruiyeti bitmiştir. Yalancıdan ve hırsızdan başbakan olmaz. Hollywood filmlerini çeken yönetmenlerin bile aklına gelmemiştir. Ama bunlar film olacak. Böyle bir hırsızlık kimsenin aklına gelmez. Hâlâ kriptolu telefonu dinlemişler diyor.

Ya helikopteri al, yurtdışına kaç ya da başbakanlıktan istifa et. Devleti soyan başbakanlık koltuğunda oturamaz."
Tayyip Erdoğan’ın ikisini de yapmayacağını biliyoruz. Oysa, bu duruma düşen bir başbakan, herhangi demokratik bir ülkede zaten çoktan istifa ederdi.

Türkiye’nin güçlü bir demokrasi de tümüyle anti-demokratik bir ülke de olmayan 'sui generis' durumundan ötürü, yakın geleceği tahminde zorlanıyoruz.

Ya orta veya uzun vade?
Ta Gezi günlerinde 'tarihi' olarak ve 'siyasi' anlamda Tayyip Erdoğan’ın 'kullanım süresinin dolduğunu' yazmıştık. Artık 'yeni' bir şeye başlayamaz. Öyle bir 'mecali' yok.Tayyip Erdoğan dönemi bitmesine bitti de ayrılışı tam ne zaman ve ne şekilde olacak; henüz bilemediğimiz bu.

http://www.radikal.com.tr/117853511785350