'Brüksel-Şanghay' sarkacında Tayyip Erdoğan

Türkiye'nin AB yönünü terk ederek, Şanghay yoluna koyulması, Selçuklu öncesine dönmek anlamına gelir.

Biri Başbakan’a “Ecdadımızın bir bölümü 1000 yıl önce Şanghay civarlarından buralara geldi, Avrupa yoluna koyuldu. O gün bugün yol alıyoruz. Şimdi sizin önerdiğiniz nedir? Avrupa’ya sırtımızı dönüp Şanghay yoluna, geldiğimiz yere mi gidelim diyorsunuz yani?” diye sorsa, o ne der?

Prag’da söylediği şu sözleri bu sorunun cevabı olarak alabilir miyiz?

“Bizim hükümet olarak AB hedefimizde bir sapma asla söz konusu değil. Bu noktada yeni arayışlar içinde değiliz. Ancak üzüntülüyüz. Ben Şanghay İşbirliği konusunu gündeme getiriyorum. Bundan bazıları rahatsız oluyor. Niye rahatsız oluyorsun? Şanghay İşbirliği konusu AB’nin alternatifi midir? O ayrı bir yapılanmadır, bu ayrı bir yapılanmadır” dedi.

Türkiye’nin AB hedefi neydi?

Tam üyelik. Yani, entegrasyon. Bu nedenle, ‘imtiyazlı ortaklık’ gibi bir statüye Türkiye son derece kapalıydı. Öyleyse Başbakan’ın “Bizim hükümet olarak AB hedefimizde bir sapma asla söz konusu değil. Bu noktada yeni arayışlar içinde değiliz” sözlerini ‘hayra alamet’ olarak not etmek gerekiyor.

Yine Prag’da söylediği şu sözler dikkate değerdir: “Türkiye’nin bu kadar oyalanması affedilir, dayanılır bir şey değildir. Adama sorarlar, yani 54 yıl siz Türkiye gibi bir ülkeyi kapıda niye bekletiyorsunuz? Yapamadığı ve yapmadığı, yerine getirmediği ne var? Ağızlarında tek şey var: Ankara Antlaşması. Ankara Antlaşması’nın biraz daha gerisine git bakalım orada ne var?”

Doğru söylüyor olmakla birlikte tümüyle haklı da sayılmaz.

AB, elbette ki ‘sütten çıkmış kaşık’ değil ve Türkiye’ye resmen dile getirmese de ‘Müslüman kimliği’nden ötürü ‘ayrımcı muamele’ yapıyor. Ama Türkiye’nin AB tam üyeliğine hazır olduğu söylenebilir mi?

Türkiye, ‘temel hak ve özgürlükler’, ‘azınlık hakları’, ‘insan hakları kültürü’, ‘yerinden yönetim’ ve ‘yargının durumu’ gibi demokrasinin ‘olmazsa olmazları’ sayılan birçok alanda, AB standartlarının hâlâ, altında bir ülke. AB tam üyeliğine hazır değil.

Bu çerçevede, Tayyip Erdoğan’ın AB’ye yönelik “Oyalamayın, gelin bu işi bitirelim” sözlerini, Brüksel üzerinde bir ‘baskı’ oluşturma olarak görmemiz ve anlamamız gerekiyor.

Ne olursa olsun, iki AB üyesi ülkede, Orta Avrupa’da yaptığı açıklamalar, uçağa binmeden önce, Türkiye’de ŞİÖ’ye ilişkin açıklamalarındaki ‘gerçek duyguları’ ve ‘bakış açısı’nı örtemiyor.

Ne demişti?

“Şanghay Beşlisi, AB’nin alternatifi değildir. Birinden çıkıp diğerine girmek zorunda değilsin. Çıkabilirsin de…”

Nereden ‘çıkabilirsin’? AB’den tabii ki. Zaten, bu ‘ihtimali’ vurguladıktan hemen sonra “50 yıl AB kapısında bekletilen bir ülke sonunda karar vermek zorunda olmaz mı?” deyivermiştir.

Asıl önemlisi, bunun ardından ‘ŞİÖ’ye yaptığı ‘güzelleme’; hem de demokrasi bağlamındaki sözleri:

“‘Şanghay Beşlisi ülkelerinde demokrasi yok’ deniyor. AB’deki ülkelerde şu andaki demokrasiye bir günde gelinmedi. Ruanda’yı, Cezayir’i unutmayın. Romanları AB üyesi ülkelerde neden tehcire mecbur ettiler? Aynı şekilde, zencilere, Müslümanlara yaptılar. İslamofobia hangi insan haklarına sığıyor? Ben inanıyorum ki Şanghay Beşlisi de bu demokratikleşme sürecini çok daha iyi konuma getireceklerdir.”
Daha önce de altını çizdik; bu sözler, Tayyip Erdoğan’ın zihin kalıbındaki ‘biz-onlar’ ayrımında Batı’yı ve Avrupa’yı ‘biz’ görmeme eğiliminin yansımasıdır. Tayyip Erdoğan’ın, Batı ile ortak değerler sistemi paylaşım merakı pek yok.

Oysa, Şanghay ülkelerine ‘hayırhah’ bir bakış açısı var. Gelecekte, zaman içinde, ‘demokratikleşecek’leri konusunda da gayet umutlu.
Oysa ‘İslamofobia’ konusunda Şanghay Grubu’nun belkemiğini oluşturan Rusya ve Çin (hatta potansiyel üye Hindistan) Batı’ya ve Avrupa’ya rahmet okutabilirler.

Türkiye’nin gelecekte ŞİÖ’ye meyletmesi, olağanüstü önemde bir ‘felsefi sorunu’ beraberinde getirecektir: ‘Biz kimiz’i.

Türkler, simgesel olarak Anadolu’ya ayak basma tarihleri addedilen 1071’den beri ‘Batı-Avrupa yönelimli’ olmuşlardır. Orta Asya köklerinden uzaklaşarak, hatta koparak yeni bir ‘kimlik’ oluşturmuşlardır. Osmanlı Devleti, Doğu Roma topraklarının üzerine yerleşmiş, Roma’nın başkentini –İstanbul- başkenti yapmış bir Avrupa devletiydi. Müslüman bir hanedan yönetimindeki Roma idi.

Fatih, İstanbul’a girdiği sırada, Osmanlı Avrupa toprakları, Asya topraklarından daha geniş bir alanı kaplıyordu. Trabzon da Diyarbakır da birçok Balkan kentinden yıllarca, bazılarından neredeyse 100 yıl sonra Osmanlı toprağı oldular.

Osmanlı Devleti’nin jeopolitik anlamda ‘heartland’ı yani yüreği Balkanlar ve Marmara bölgesiydi. Osmanlılar, esas olarak, bir Güneydoğu Avrupa devletiydi. Osmanlıların sonunu getiren, Avrupa topraklarını, ‘heartland’ını kaybettiği Balkan Savaşı’dır (1912).

Balkan Savaşı ile Osmanlı Devleti fiilen bitmiştir. Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) ise Osmanlı ‘hinterlandı’nın, Arap toprakların elden çıkması ve ‘imparatorluk’un tümden yok olmasını ifade etmiştir.

Osmanlı’nın ana mirasçısı olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti de Anadolu’ya göçmek zorunda kalan Rumeli ve Kafkasya kökenli Müslümanlarla, Anadolu’da yerleşik Müslüman halkın –Kürtler bu potaya girmediler- buluşmasından oluşan yeni bir ‘Türk kimliği’ni ortaya çıkarmıştır. Ve devletin de söz konusu bu yeni Türk kimliğinin de yönelimi, ana doğrultusu itibariyle ‘Batı ve Avrupa’ olmuştur.

Orta Asya ile beşeri ve psikolojik ilişki bakımından, ‘cumhuriyet’in Osmanlı Devleti’nden farkı olmamıştır. Ana doğrultu, Avrupa kıtasındaki toprak kayıplarına rağmen aynı kalmıştır. Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi kurucu üyeliği ve NATO’nun üzerine oturan, bu serüvenin son 50 yıllık bölümünün öyküsüdür.

Dolayısıyla Türkiye’nin ‘AB yönü’nü terk ederek, ‘Şanghay yolu’na koyulması, bırakın Osmanlı öncesini, ‘pre-Selçuklu’ yani ‘Selçuklu öncesi’ döneme dönmek anlamına gelir ki bu mümkün değildir.

Hem tarihi olarak mümkün değildir hem pratik olarak mümkün değildir hem de ortada Selçuklu ya da Oğuz Türkleri kalmadığı, ‘çağdaş Türkler’ farklı bir ‘amalgam’ olduğu için de mümkün değildir.

‘Tek ve nihai karar alıcı’ olarak Tayyip Erdoğan, Şanghay Grubu ile yakınlaşmak isteyebilir. İstiyor da zaten. Yakınlaşılabilir de. Ama bu, ‘Avrupa’dan vazgeçerek’ olmaz.

Tayyip Erdoğan da zaten, “Bizim AB hedefimizde bir sapma asla söz konusu değil” demedi mi?