Bu AKP ile "koalisyon" mu?

Böyle bir AKP ile, "7 Haziran dersleri"ni çıkartmamış, "iç muhasebesi"ni yapmamış ve bütün bunları yaptıktan sonra "yönetim değişikliği"ne gitmemiş bir AKP ile "koalisyon" yapılmaz. Yapılması, yapan herhangi bir partinin, 7 Haziran sonuçlarına sırt çevirerek, "intiharı" demektir.

AKP 13 yıldan beri iktidarda. Türkiye’nin seçimli demokrasi tarihinde bu kadar uzun, aralıksız bir iktidar süresi hiçbir partiye nasip olmadı.

AKP’nin iktidar süresine yaklaşan, belki onu egale edip, hatta geçebilecek olan sadece, çok uzun CHP “tek parti” iktidarının üzerine gelen DP iktidarıydı. Onun önü Türkiye’nin en berbat geleneği haline dönüşen “askeri darbeler zincisi”nin ilk halkasıyla, 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle kesildi.

AKP iktidarının önünü ise, “seçmen” yani Türkiye halkı kesti. Türkiye’nin demokratik ufku, demokrasi umutları bakımından, her şey için, her bakımdan fevkalâde bir gelişme oldu.

Eğer, AKP iktidarının önü –ve en önemlisi Tayyip Erdoğan’ın “Tek Adam” hesapları- 7 Haziran 2015’te kesilmeseydi, Türkiye, tepesinde Tayyip Erdoğan’ın oturduğu “AK partili” giderek “kararan” bir geleceğe doğru ilerleyecekti. Demokratik denetim mekanizmaları ve kurumlarının adım adım kaldırılacağı bu gelecekte, “askeri darbe” ihtimali de giderek güçlenecekti.

7 Haziran’ın “demokratik” sonuçlarının bir önemi, çok önemli bir yanı da burada.

Tayyip Erdoğan iktidarı, bir “parmak kaldır-indir” mekanizmasına, Tayyip Erdoğan’ın buyrukları altında otomatiğe bağlanmış bir “robot”a dönüştürülen TBMM’nin de “onuru”nu kurtardı.

Demokrasiler güçlü denetim mekanizması ve denetleyici kurumlar sayesinde güvence elde ederler. Yürütmeye tümüyle tabi bir yasama, AKP iktidarı döneminde yaşanmaya başlandı. Erdoğan’ın “Başkanlık Sistemi” de, TBMM’yi tam “Başkan”ın “mührü”ne döndürmeyi öngörüyordu.

Nitekim, Financial Times’da David Gardner’ın “Türkiye demokrasisinin zaferi” başlıklı dünkü yazısındaki şu satırlar çok doğru ve isabetli bir gözlemi ifade ediyor:

“Türkiye’deki genel seçimin en büyük zayiatı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve tek-adam iktidarını kurumlaştırması planı olmuşken, yürütme yetkileri arttırılmış bir başkanlık sistemine hayır diyerek, Türk seçmenleri, bir mühür haline dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan parlamentoyu bir kurum olarak yeniden canlandırmışlardır.”

Bunun anlamı açıktır: 7 Haziran, Tayyip Erdoğan’ın “Tek Adam” iktidarına bir “veto”dur; aynı zamanda da AKP’yi 13 yıllık mutlak iktidarından indirmiştir. Bunu mümkün kılacak bir parlamento çoğunluğunu ona vermeyerek.

Tabii 13 yıllık iktidar alışkanlıkları, 2023’e ve ötesine uzanan “projeler”, Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi iktidardan ayrılmakta çok zorluyor.

Tayyip Erdoğan’ın “iktidara geri dönüş yolu”nun, hükümetin kurulamaması krizi üzerinden 2015 yılı içinde “yeniden seçim”den geçtiği anlaşılıyor.

Tayyip Erdoğan’dan daha fazla, tam da şu sıralarda, “erken seçim heveslisi” pek ortada görünmüyor. Zaten, 7 Haziran’da ortaya çıkan tablodan sonra, şayet Tayyip Erdoğan “erken seçim”den medet umuyorsa, Türkiye’nin çıkarlarına en zıt şey “erken seçim” olarak anlaşılmalıdır.

Deniz Baykal görüşmesinden edinilen “izlenim” bu.

AKP için ise, “iktidara tutunmaya devam edeceği” bir koalisyon arayışı ön planda olduğu seziliyor.

Abdullah Gül’ün adı, beklenildiği gibi, AKP’nin başarısız addedileceği 7 Haziran seçiminden sonra daha fazla duyulmaya, yüzü daha fazla görünmeye ve sesi daha fazla işitilmeye başlandı.

Onun, “Milletin 7 Haziran seçiminde verdiği mesaj koalisyon hükümetidir. Sandıktan çıkan bu iradeyi görmezden gelip Erken Seçim kararı almak çok büyük hata olur. Bu hata gelecekte AK Parti adına daha vahim sonuçlar” doğurabilir dediği iddia ediliyor.

Bazı AKP’lilerin de “koalisyon hükümeti” aracılığıyla iktidara bir kulpundan tutmayı arzuladıkları anlaşılıyor.

Ayrıca görünen o ki, Genel Başkan Ahmet Davutoğlu, “56 ilde birinci geldik, AK Parti Türkiye’nin omurgasıdır. Benim parlamenter sistemle hiçbir zaman sorunum olmadı” söylemiyle, Abdullah Gül tipi bir Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığında AKP’li koalisyon ile başbakanlığını korumak istiyor.

Abdullah Gül, Başbakan Ahmet Davutoğlu'nu telefonla aramış. Bu konuyla ilgili soruya, dün, "Hükümetin kurulmasının doğru olacağı yönünde fikrimi paylaştım. Sadece cesaretlendirdim" diye karşılık verdi.

Yine Davutoğlu, “taban” bakımından MHP ile, “sorun çözme” bakımından CHP ile “koalisyon”un uygun olacağını da söyledi.

Yani, nereden baksanız, “AKP iktidarda” olacak.

Oysa, hiçbir partinin AKP ile “koalisyon”a hevesi yok ve bir önceki yazımızda altını çizdiğimiz gibi, AKP ile “koalisyon” yapan için “ölümcül bir öpücük” anlamına geliyor.

Böyle bir AKP ile, “7 Haziran dersleri”ni çıkartmamış, “iç muhasebesi”ni yapmamış ve bütün bunları yaptıktan sonra “yönetim değişikliği”ne gitmemiş bir AKP ile “koalisyon” yapılmaz. Yapılması, yapan herhangi bir partinin, 7 Haziran sonuçlarına sırt çevirerek, “intiharı” demektir.

AKP’nin; herhangi bir partiyle “koalisyon” yapabilmesi için, bazı şartların yerine gelmesi gerekiyor. Örneğin, Devlet Bahçeli, açıkça ifade etti: “Beştepe boşaltılıp, Çankaya’ya geçilecek; 17-25 Aralık soruşturmaları yeniden açılacak.”

“Çözüm Süreci”ne son verilecek şartı çok tayin edici değil, çünkü AKP “Çözüm Süreci”ni sadece telaffuz ediyordu, fiilen ve gerçek anlamında bir “Çözüm Süreci” epey bir süredir yoktu.

CHP için, AKP ile 17-25 Aralık dosyasının açılmayacağı bir hükümet birlikteliğinin olması, CHP’nin kendini inkârı olur. Suriye politikasının tepeden tırnağa değiştirilme taahhüdü olmadan –ki, mevcut politika Erdoğan-Davutoğlu ortak sorumluluğundadır- CHP’nin AKP ile ortak bir hükümette yer alması düşünülemez.

“İstanbul sermayesi”nin “istikrar uğruna AKP-CHP koalisyonu istediği” iddiasının bir geçerliliği olamaz. Aynı “çevreler”, aynı gerekçelerle 2002 seçimlerinden önce YTP’yi kurdurmaya kalkmışlardı, sonucu hep birlikte gördük. Olacak şeyler var, olmayacak şeyler var.

AKP, “koalisyon” yoluyla bile olsa, “tekrar iktidar” istemeden önce kendi “iç hesaplaşması”nı yaşamak zorunda. Partinin genel başkanı ve müstafi hükümetin başkanı Ahmet Davutoğlu.

Onu bu konumuna getiren Tayyip Erdoğan yüzde 52 ile cumhurbaşkanı seçilmiş ve Ahmet Davutoğlu’nu bir şekilde “AKP Genel Başkanı ve dolayısıyla Başbakan” olarak yerine atamıştı.

Ahmet Davutoğlu’nun görevi, 7 Haziran seçimlerini Tayyip Erdoğan’ın istediği “Başkanlık Sistemi”ni AKP çoğunluğu elde ederek kazanmaktı.

Tayyip Erdoğan ile birlikte Ahmet Davutoğlu da 7 Haziran’da kaybetti. Şimdi hangi gerekçeyle, “Başbakan” sıfatıyla, “AKP iktidarı”nı sürdürecek.

Hem ne seçim kampanyasıydı öyle? “Haçlılar’a karşı”, “Paralel yapı ve hepsi de onun müttefikleri” olduğunu ilân ettiği üç partiye karşı, hepsine birden “savaşmadı” mı? Şimdi “Haçlılar”ın bir kısmıyla “koalisyon” mu yapacak?

Hangi “proje” için? Neyi gerçekleştirmek için?

Yolsuzluk şaibesi altında, yolsuzluk soruşturmalarını bastırmak için hukuk dışına çıkmış, seçim sonucunda parlamento çoğunluğu oluşturabilen üç partinin direnmesine rağmen “iç güvenlik yasası” çıkartmış, son birkaç yıldır “diktatörlük eğilimli” bir liderin “askerleri” görüntüsü dışında bir kimlik sunamamış AKP gibi parti ile nasıl bir “Türkiye geleceği” için “koalisyon” yapılabilir ki?

AKP, kendini değiştirmedikçe, onunla “koalisyon” yapılmaz.