Bugün 25 Nisan: "Oh" çekebiliyor musunuz?

Bugün 25 Nisan. Obama, "soykırım"ı kelimesini değil, bir kez daha "Metz Yeghern"i telaffuz etmiş olduğu için "oh" mu çekmeliyiz.

“Bizim bütün yıl boyunca beklediğimiz tek tarih var; 24 Nisan. O gün başımıza ne gelecek, ABD Başkanı ne diyecek, soykırım kelimesini kullanacak mı, kullanmayacak mı? Başka ülke parlamentolarında bu geçecek mi, geçmeyecek mi?. Ya 25 Nisan sabahı milletçe bir ‘oh’ çekeceğiz veya ilk defa ‘vah’ çekeceğiz…”

Bu sözler, 2008-2009 yıllarında Ermenistan ile yakınlaşma politikasında rol almış olan eski diplomatlardan Ünal Çevikoz’ün hafta başında Hürriyet’te Cansu Çamlıbel ile söyleşisinden.

Bugün 25 Nisan. Obama, “soykırım”ı kelimesini değil, bir kez daha “Metz Yeghern”i telaffuz etmiş olduğu için “oh” mu çekmeliyiz.

Obama, açıklamasında “20. Yüzyıl’ın ilk toplu mezalimi olan Metz Yeghern” dedikten gayrı, “tarihin bu karanlık sayfasına ışık tutmaya çalışan Papa Francis” kelimelerini özenle seçerek, Papa’ya gönderme yapıyor. “İnsanlar ve uluslar, geçmişlerinin acılı unsurlarıyla hesaplaşarak ve kabul ederek” kelimeleriyle Türkiye’ye yönelik “ima”da bulunuyor.

Açıklamasının “can alıcı” bölümü şöyle:

“1915’ten başlayarak Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni halkı sürgün edildi, katledildi ve ölüme yürütüldü. Tarihi anayurtlarındaki kültür ve mirasları silindi. Tüm tarafları acılara maruz bırakan korkunç şiddet sırasında 1,5 milyon Ermeni can verdi. 1915 yılının dehşetleri gözler önüne serildiğinde, ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau ABD hükümeti içinde alarm zilini çaldı ve Osmanlı liderlerine karşı durdu. Onunki gibi çabalar sayesinde Metz Yeghern gerçeği ortaya çıktı ve ilk BM İnsan Hakları Sözleşmesi’nin oluşturulmasına katkı sağlayan Raphael Lemkin gibi insan hakları savunucularının sonraki çalışmalarına etkide bulundu.”

Raphael Lemkin’in, “sonraki çalışmaları”nın başında kaleme aldığı “BM Soykırım Konvansiyonu” geliyor. “Soykırım” kelimesini icat eden ve dolayısıyla bütün dillere sokan Lemkin’dir.

Yani, Obama, “soykırım” kelimesini kullanmasa da, aynı anlama gelecek türden çok ağır bir açıklama yapmıştır.

Nereden bakılsa, Obama’nın sözleri aynı döneme ve duruma ilişkin olarak, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın önceki günkü konuşmasında söylediklerinden taban tabana zıt.

Erdoğan, “Anadolu’da çeşitli güçlerin tahrikiyle etmesiyle Ermenilerin sivil halka karşı katliama giriştiğini” savunarak şu sözleri sarfetmişti:

“Bunun üzerine Osmanlı Devleti çeşitli tedbirler alma ihtiyacı duydu. Bunlar, Ermeni nüfusun ülkenin daha güneylerine göç ettirilmesiydi… 1915 olaylarındaki rakamlar dahil tüm iddiaların hepsi de dayanaksızdır, mesnetsizdir.”

Şimdi soru şu: Obama’nın açıklaması “dayanaksız ve mesnetsiz iddialar”a girdiğine göre, ABD’nin Ankara Büyükelçisi’nin Dışişleri’ne çağrılarak kendisine ayar verilmesi düşünülmekte midir?

Ya Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un 1915 için söyledikleri…

Dünyanın önde gelen insan hakları savunucuları arasına adını yazdırmış olan Gauck, olarak “soykırım” sözcüğünü ilk kez kullanmış bir Almanya cumhurbaşkanı olmaktan gayrı, 1915’te Ermenilerin başına gelen büyük felâkette ülkesinin rolüne de açık yüreklilikle ilk kez değindi ve böylece 1915’te Almanya’nın sorumluluğunu da gündeme getirdi.

Gauck’un şu sözleri, vicdan sahibi ve demokrat bir cumhurbaşkanının “tarihe bakış sorumluluğu”nun nasıl olması gerektiğine dair tüm cumhurbaşkanları ve başbakanlara verilmiş “eşsiz bir ders notu” değerindedir:

“Bugünkü bilgimiz ve geçen onyıllarda meydana gelen korkunç olaylar açıkça gösteriyor ki Ermenilerin kaderi, 20’nci yüzyılın korkunç izlerini taşıdığı kitlesel kıyım, etnik temizlik, tehcir ve evet, soykırımlar tarihine örnek teşkil etmektedir.

Kadınlar ve erkekler, çocuklar ve yaşlılar evlerinden alınarak, ölüm yürüyüşlerine gönderildi. Hiçbir koruma sağlanmadan, yiyecek ve içecek verilmeden çöllere bırakıldı, canlı canlı yakıldı, öldüresiye çalıştırıldı ve kurşuna dizildi.
Ermenilere yönelik, planlanarak ve hesaplıca yapılan bu canice eylem, tek bir sebepten onların başına geldi; Ermeni oldukları için…

Bu korkunç suç, savaşların gölgesinde işlenmiştir. Savaş, bu korkunç olayların meşruiyeti için kullanılmıştır. Bu, Birinci Dünya Savaşı’nda Ermenilere uygulanmıştır, sonrasında da birçok dini ve etnik azınlığa. Onlara ajan denmiştir, dış güçlerin uzantısı, milli birliği bozan nifak unsurları, sınıf düşmanı, ırk düşmanı, toplumun içindeki hastalıklı şey.

Bizler kurbanları anıyoruz. Anıyoruz ki başlarına gelenler unutulmasın. Onları, onlar için anıyoruz. Her bir insanı onuru için anıyoruz. Onur yok edilemez. Ama çiğnenir veya ayaklar altına alınırsa büyük suç işlenmiş olur.

Kurbanları anıyoruz. Anıyoruz ki, onların hikayesini anlatan bir sesleri olsun. Hatırlanması istenmeyen hikayeleri anlatan bir ses.

İnsanlık, sadece galipler değil, kaybedenler, mağluplar, ihanete uğrayanlar ve yok edilenler de tarihi ve hafızamızı belirlerse korunabilir.

Suçlulardan bahsetmeyip sadece kurbanları anmak ise yarım bir anma olur. Çünkü suçlular olmadığı sürece, kurban da yoktur. Osmanlı İmparatorluğu‘nun o tarihteki güç sahipleri ve onların uzantıları da ırkçı, etnik ve dini gerekçelerle toplu katliamlar yapan diğerleri gibi, eylemlerinin doğru olduğuna fanatik biçimde inanmışlardı.

Jön Türklerin ideolojisi, birçok kültürün ve dinin yan yana veya beraber yaşadığı, parçalanan Osmanlı İmparatorluğu’na, etnik açıdan homojen, dini açıdan tek bir gruptan oluşan milli bir devlet alternatifi aradı. Kültürlerin birbirinden koparılması, etnik temizlik, 20’nci yüzyılın başında oluşan ulusal devletlerin korkunç tarafını oluşturur…”

Gauck şöyle noktaladı konuşmasını:

“Kimsenin gerçekten korkmasına gerek yok. Bizi ayıran şeylerin üstesinden ancak birlikte gelebiliriz. Bize emanet edilen bu dünyada iyi bir geleceğe de sadece beraber sahip olabiliriz.”
 
Şimdi soru şu: Almanya Cumhurbaşkanı’nın bu konuşmasından sonra Berlin’deki büyükelçi Türkiye’ye geri çağrılacak mıdır?

Eğer çağrılmayacaksa, Viyana’daki ve Vatikan’daki niçin çağrıldı. Moskova’daki büyükelçi için ne düşünülüyor? Putin “soykırım” demekten gayrı, Erivan’daki törenlere de katıldı.

1915’in 100 yılında, Türkiye, “soykırım diplomasisi”nde sınıfta çakmış vaziyette.

Yukarıda sıraladığımız herşeyden daha önemlisi, Rakel Dink’e yazdığı 24 Nisan 2015 yazısını yazdırtmamaktı “Bu yazıyı okuduğunuz gün 24 Nisan. Ağır ve çok acılı bir yas günü. Bugün sizler için kendi hikâyemi Tanrı’nın yardımıyla kısaca yazmaya çalışacağım” diye yazısına başlamış olan Rakel Dink şu satırlara yer verdi:

“Bugün bu bilgi çağında aslında hiç kimsenin bilmiyorum demeye hakkı yok… İnkâr libası ne kadar komik duruma düşürüyor, gülünçleştiriyor insanlığı. Benimkisi acı bir gülümseme. Acılaşmış, gözyaşı dolu bir gülümseme. Biraz da öfkeyle beklenti dolu bir gülümseme. 1915’teki dünyayı seyrediyorum. Bütün insanlığa, politikalarına acı acı ağlıyorum. 2015 insanlığını seyrediyorum, ruhum inliyor içimde. Canım çekiliyor. Ülkemi seyrediyorum. Utanıyorum. Ağlıyorum. Boğazım düğümleniyor. Yutkunmakta zorlanıyorum. Sesimi koyveriyorum. Bağrımdan dökülüyor gözyaşlarım…”

2015 yılında Obama “soykırım” demiş dememiş, keşke 2015 Türkiyesi Rakel Dink’in iç dünyasına o satırları yazdırmamış olsaydı.

Bugün 25 Nisan. 25 Nisan’da “oh” çekebiliyor musunuz?