'Büyük Adam' mı?

Dış politikada "iflâs bilançosu" ortaya koyanlar ağızlarıyla kuş tutsalar, "Büyük Adam" kategorisinde tarihte yer alamazlar. Öyle bir tarih yok. Tarihte böyle bir kategori yok.
'Büyük Adam' mı?

Tayyip Erdoğan’ı “Büyük Adam” olarak gören ya da en azından görmek isteyen çok insan var. Uzun yıllar boyu, “dindar” oldukları için dışlanmış hatta horlanmış olma duygusunun tepkiselliğini yaşayan çok sayıda kişi için, aralarından çıkmış ve Türkiye’nin de ötesine geçip, tüm dünyaya dayılanan ve nizamat vermeye kalkışan birisini izlemek, onlara heyecan veriyor.

Wilhelm Reich, bugünün Türkiye’si ile karşılaştırılabilecek, 1930’lardaki benzer görüntüleri “kitlelerin faşizme doğru yol alması” ile açıklıyordu. “Psikoloji“ alanına girilerek, bazı toplum kesimlerinin Tayyip Erdoğan ile ilişkisi, “aşağılık kompleksi” üzerinden de açıklanabilir. Ne olursa olsun, Tayyip Erdoğan’ın yaygın “popülaritesi” inkâr edilemez.

Küçük görülmüş nice insan, o “Büyük Adam” olduğu takdirde sanki onunla birlikte büyüyeceklermiş gibi, “Reis” ile “simbiotik” bir ilişki geliştirmiş durumdalar.

O nedenle, görgüsüzlük ve israf eseri “Ak Saray” bile “Ona yakışır”, “Büyük Adam’ için öyle olmak zorunda” diye savunulabiliyor.

Peki, Tayyip Erdoğan “Büyük Adam” mı?

İddialı ve ihtiraslı olduğu ve Atatürk’le yarıştığı besbelli.

Nasıl, Atatürk “Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi ulu önder” olarak bunca yıldır Türkiye’nin insanlarına anlatıldı ise, Tayyip Erdoğan da “Yeni Türkiye’nin banisi” gibi sürekli vurgulanıyor.

Ayrıca, Atatürk, nasıl, ona putperestçesine bağlı “Kemalistler” ürettiyse, Tayyip Erdoğan’ın hali de “Şeyh uçmaz, müritleri uçurur” deyişine uygun düşüyor. Tayyip Erdoğan, Kemal Atatürk’ten başka kendisini kıyaslamaya sokacağı bir kimseyi Cumhuriyet tarihimizde,pek görmüyor.

Cumhuriyet tarihi zaten kesmez Tayyip Erdoğan’ı; o kendisini “İslam medeniyetinin günümüzdeki siyasi temsilcisi”, “İslam dünyasının lideri” olarak görmek ve göstermek arzusunda. Bu yönüyle, asıl yarışacakları, “Ecdadımız” söylemi içindeki büyük Osmanlı padişahları, Haçlılara karşı savaşmış Selçuklu sultanları ve belki de İslam’ın altın çağına damga vurmuş Abbasi Halifeleri.

Durup dururken “Amerika’yı Müslümanlara keşfettirmesi” bir “kafayı sıyırma” hali mi, yoksa bir “amaç”a mı dayanıyor? “İslam liderliği” hesabıyla mı ilgili?

Soruyu bir daha soralım: Peki, Tayyip Erdoğan “Büyük Adam” mı?

Henry Kissinger, iki hafta kadar önce New York’ta soru-cevaplı bir toplantıda “Büyük Adam” tarifi yaptı. 20. Yüzyıl’ın son üçte birinin dünyadaki tartışmasız “en büyük realpolitik ustası” , 91 yaşındaki Kissinger, şunları söyledi:

“… Büyük insanların rolü, genel olarak insanın rolü… Dış politikada her karar, içinde bulunulan durumun tahlili ile başlamalıdır. Ve, ‘neredeyiz’ sorusuna cevap vermelidir. Ve tabii ki, tahlilin doğruluğu birçok unsure bağlıdır. Konunun bir önemli yönü budur.

İkinci soruya gelince; ‘nereye gidiyoruz? Ne yapmış olursak olalım, nereye gidiyoruz? Bu soruyu cevapladığınızda, mümkün olanın sınırlarını da hesaplamalısınız… Eğer altından kalkamayacağınız amaçlar koyarsanız, sistem infilâk eder.

Dolayısıyla diyeceğim o ki, kim ki doğru bir tahlil ve büyüklük ile sıradanlık (mediokrite) arasındaki fark zemininde ve yapılması mümkün olanın dış sınırında hareket ediyor; bunu yapabilen kişiler, büyük adamlardır. Bu sınırlar içinde liderlik görevi hayati önemdedir. Bu tanıma bir de 19ncu yüzyıl devlet adamları arasındaki en büyük realist olan Bismarck’ın sözlerini eklemeliyim. Bismarck, bir devlet adamının yapabileceği en iyi şeyin Tanrı’nın ayak izlerini dikkatle dinleyerek, onun eteğine yapışması ve onunla birlikte birkaç adım yürümesi olduğunu söylemişti.

Yani, büyük adam olabilmenin bence, bir de bu ikinci ‘elle tutulamayan’ bir yanı var …”

Kissinger’ın “kriterleri”nin Tayyip Erdoğan’a uygulanması, onun tarihe gerçekten “Büyük Adam” olarak girip girmeyeceğine dair bir ipucu verebilir.

Aynı ölçüleri, kendi payıma ben, Tayyip Erdoğan’ın “Suriye politikası”na uyguladığım vakit, tam tersine, söz konusu “kriterler”in her birinin ve hepsinin feci şekilde ihlal edilmiş olduğunu ve bir dış politika iflâsı tablosu görüyorum.

Dış politikada ”iflâs bilançosu” ortaya koyanlar (buna Türkiye’nin cumhurbaşkanının yanısıra başbakanı da özellikle dahil) ağızlarıyla kuş tutsalar, “Büyük Adam” kategorisinde tarihte yer alamazlar. Öyle bir tarih yok. Tarihte böyle bir kategori yok.

Yakın tarihimizde çok büyük sorumluluk almış ve “Suriye politikası”nda mevcut iktidar sahipleriyle ters düşmüş olan önemli bir şahsiyet, geçenlerde bana, şunu söyledi: “Suriye konusunda hiçbir vakit bir ‘exit strategy’ olmadı. ‘Exit strategy’ olmadan, Suriye politikası güdülebilir mi? Halâ yok. Üstelik kaç kere konuştuk bunu….”

“Exit strategy”, bir dış politika kavramı. Bir işe kalkışırken, işlerin tasarlandığı gibi gitmemesi durumunda, yani politikanın yürümemesi halinde, zarar görmeyeceğiniz ya da en az zararla çıkacağınız, önceden belirlenmiş bir “çıkış yolu” anlamındadır. Bir tür “B Planı” yani.

Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi, "exit strategy" olmadan, Türkiye’ye Suriye politikası çizdiler ve sonuçta, Türkiye’nin tüm dış politika ağırlığını ve etkisini, gerek Batı dünyasında ve gerekse Ortadoğu’da, sonuçları içerde gayet olumsuz biçimde yansıyacak şekilde, kaybettirdiler.

Başka hiçbir neden olmasa bile, “çıkmaz sokaktan çıkamayan” Suriye politikası, kişinin “Büyük Adam” olabilmesine engeldir.

Ama, “Büyük Adam” olamaması, hatta “yanlış yapması” onun için tabanını güçlendirmesine de engel değil. Tam tersine “yanlış yaparak” tabanını sağlama alıyor.

Bunu The National’da “Tayyip Erdoğan için iki kere ikinin beş eder” başlıklı yazısında Caleb Lauer isimli gazeteci yakalamış. Erdoğan’dan söz ederken, George Orwell’in 1939 yılında Bertrand Russell’ın “Power: A New Social Analysis” (İktidar: Bir Yeni Toplumsal Tahlil) başlıklı kitabı için yazdığı yazıdaki tespitlerine dikkati çekiyor.

Orwell, Russell’ın “zulüm rejimi” tanımını övmüş. Russell, “zulüm rejimi”ni “yandaşların desteğini korumak için, onların gerçeklerle ilişkisini kesecek şekilde, bir kocaman organize yalan sistemi” olarak tanımlamış. Ne var ki, Orwell, Russell’ın bunun üstesinden gelinmesi için “sağduyu”ya bel bağlamasına katılmıyor.

Russell, toplumu ancak “hoşgörüyü ve güçlü bir kafa yapısını geliştirecek bir eğitim sisteminin eşlik edeceği demokrasi”nin koruyacağını öngörüyor. Ona göre, “sağduyu zulme karşı eninde sonunda başarı kazanacak.”

Totaliterlik konusundaki ölümsüz “1984”ün büyük yazarı George Orwell için öyle değil. Russell ile tartışmasında şöyle yazmış:

“Şayet Lider dediği takdirde iki kere ikinin beş ettiği bir döneme gidiyor olmamız hayli mümkün. Yönetici kastın kendilerini aldatmadan taraftarlarını aldatabildikleri bir durumu tasavvur etmek oldukça kolay.”
Tayyip Erdoğan’a göre “iki kere iki beş edebilir” hükmünü veren Caleb Lauer, “Amerika’nın keşfi” tartışmasına gönderme yaparak, yazısını noktalıyor:

“Erdoğan’ın söylediklerinin saçma olup olmadığına odaklanmak yerine, liberaller Orwell’in eleştirisini kafalarına yazmalı ve niçin Türkiye’de saçmalıkla baş edemediklerine dair kaygı duymalılar.”

Yani, “Faşizan gidiş nasıl durdurulabilir? Kafanızı buna takın” diyor…