Büyük adamlar, tarihî tarihler...

Hayat böyle bir şey. Çok şey değişebiliyor. Bir gün yok olup gidebiliyorsunuz. Kalıcı olan; Yasir Arafat gibi isimlerdir, onun gibilerinin sahip olduğu niteliklerdir. İnsanoğlunu "ölümsüz" kılan, "tarihî" kılan, öyleleridir.

Kasım ayının şu üç tarihinin benim yaşamımda özel yeri var: 9 Kasım, 10 Kasım, 11 Kasım...

Bunlardan en azından birinin tüm dünya, her birinin milyonlarca insanın kaderi bakımından “tarihî” özellikleri mevcut.

Örneğin 9 Kasım. O tarih, kayıtlara “Berlin Duvarı’nın yıkılışı”nın tarihi olarak geçti. Bu nedenle, Soğuk Savaş’ın sona eriş tarihi olarak da genel kabul görüyor. Bu tarihten başlayarak, Sovyetler Birliği’nin dağılması, Yugoslavya’nın ortadan kalkmasıyla Avrasya haritasının toptan değişikliğe uğraması ve tarihin yönünün değişmesi söz konusu oldu.

Öyle ki, kimi tarihçilere göre, 9 Kasım 1989, aslında 29 Haziran 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle başlamış olan Yirminci Yüzyıl’ın sonu, Yirmibirinci Yüzyıl’ın başlangıç tarihidir.

9 Kasım bir Perşembe günü idi. 9 Kasım gecesi, geç saatlerde yapılan bir açıklamanın yanlış anlaşılması ya da yanlış yorumlanması sebebiyle, Doğu Berlin ile Batı Berlin arasındaki kapılar açılmış, o andan itibaren de iki yönde insan hareketi başlamıştı.

Ama, açıklamadan ve Duvar’ın “fiilen” yıkılmış olduğundan o gece çok az kişinin haberi olmuştu. “Duvar”ın tümüyle ortadan kalkmasını simgeleyecek, giderek Berlin’in iki yakasının, iki Almanya’nın ve bölünmüş Avrupa’nın birleşmesine gidecek gelişmeleri başlatacak karşılıklı büyük insan akını, 10 Kasım’ı 11 Kasım’a bağlayan gece gerçekleşecekti.

10 Kasım sabahı büyük bir hızla hareket edip, Ankara’daki Doğu Almanya Büyükelçiliği’nden vize alıp, akşamüstü Doğu Berlin’in Schönefeld havaalanına inebilmeyi başarmıştım. O dönemdeki büyükelçimiz Metin Mekik, beni havalanından aldırmıştı. Büyükelçilik rezidansına karargâhımı kurmuştum. O gece bir Batı’ya, bir Doğu’ya, hemen her kapıdan karşılıklı geçerek sabahı nasıl ettiğim hâlâ zihnimdeki berraklığını korur. 

Berlin Duvarı’nın yıkılışına, Doğu Berlin üzerinden tanık olmak ve “totaliter rejimler”in yıkılışını ardarda izlemek (bir on gün için Prag’a “Kadife Devrim”i izlemeye koşacaktım; iki yıl sonra Sovyetler Birliği’nin dağılışı sırasında Moskova’daydım ve bağımsızlığını ilân eden  Orta Asya’daki Türkî cumhuriyetlere o sırada ayak basan ilk Türk gazetecisiydim) tüm ufkumu radikal biçimde değiştirdi.

Berlin Duvarı’nın yıkılışından sonra özgürlükçülük ve demokrasi yanlısı olma hedefinden milim sapmadım, zulme ve zorbalığa karşı görüşlerimde ve tavırlarımda milim değişiklik olmadı.

9 Kasım’ın benim hayatımda, çok özel, bambaşka bir anlamı daha bulunuyor. Bir 9 Kasım Cumartesi günü, kendisine derin bir bağlılık duyduğum –çok kişide bu özelliğimin rahatsızlık yarattığını da biliyorum- Filistin halkının büyük ve tarihî önderi Yasir Arafat’ı son kez gördüğüm gündü. 2002 yılıydı. AKP’nin yüzde 34 oyla seçim kazanmasından altı gün sonraydı...

Ramallah’ta, İsrail kuşatması altında yaşamakta olduğu Mukataa’da uzun bir aralıktan sonra biraraya gelmiş, kucaklaşmıştık. Görüşmemizin ardından büyük bir incelik göstermiş, iki kat merdiveni, elimden tutarak, benimle birlikte inmiş ve dış kapıya kadar gelerek beni uğurlamıştı.

10 Kasım’ın yerini anlatmaya gerek bile yok. Atatürk’ün ölüm tarihi. 10 Kasım 1938 de Perşembe gününe denk gelmiş.

Atatürk’ün ölümünden on yıl sonra doğmuş, ailesinin bir bölümü Selanik’li, dedesi mahalleden tanıdığı Atatürk’ten ömrü boyunca hep ve sadece “Musta Abi” ya da “Gazi” diye söz etmiş bir ailenin çocuğu olduğum için, 10 Kasım’ın anlamını idrak ederek büyümüş sayılabilirim.

Yıllar içinde, hem uluslararası ve hem de ülkeme ait tecrübelerim geliştikçe ve tarihe yönelik belli bir bakış açısı kazandıkça, “kişi putlaştırma”nın da ne olduğunu gördüm ve öğrendim. Ve, bunu hiç benimsemedim.

Bununla birlikte, Mustafa Kemal Atatürk, benim nezdimde, zihnimde, geçmişe ilişkin hükümlerimde hep “Büyük Adam” olarak kaldı. Hep de öyle kalacak.

Bu yılın 10 Kasım’ını unutabilmem mümkün olmayacak. O gün, Atatürk’le aynı sıfatı taşımakta olan kişiye “hakaret ettiğim” gerekçesiyle, Radikal’de yazmış bulunduğum 7 yazıdan ötürü “savunma”mın istendiğini öğrendim. 

İlk evrakın üzerinde 28.08.2015 tarihi var. 6 Ağustos 2015 tarihli yazımda “Cumhurbaşkanı’na hakaret” ettiğimi öne süren avukatı, “müvekkili” adına cezaya çarptırılmamı isteyen şikayette bulunmuş.

İkinci evrakın tarihi 08.10.2015. Bu kez 26 Temmuz, 30 Temmuz, 1 Ağustos, 5 Ağustos, 12 Ağustos ve 19 Ağustos tarihlerinde yazılarıma ilişkin aynı iddia ile, aynı yoldan başvuruyla cezalandırılmam isteniyor.

İşlemin başlatılmasıyla 1 Kasım tarihi arasında ilişki kurulabilir, elbette. Böyle bir şey beklemiyordum. Ama nedense şaşırmadım da. “Her canlı bir gün ölümü mutlaka tadacaktır” mealindeki Kur’an ayeti zihnimde canlandı.

“1 Kasım sonrası Türkiye’de akıl, vicdan ve kalem sahibi olan her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 'Cumhurbaşkanı’na hakaret’ soruşturmasını mutlaka tadacaktır” şeklinde bir “tefsir”le.

Yaser Arafat-Cengiz Çandar 

Bu yazıyı 11 Kasım günü yazıyorum. 11 Kasım’ın benim ve en başta tüm Filistin halkı için çok büyük önemi var. Yasir Arafat’ın ölüm günü!

11 Kasım 2004’te Paris’te hayata gözlerini yumdu. Haber duyulduğu anda, yola çıktım. Ramallah’a koştum. O’nu son gördüğüm yerde, insan seli içinde, cenazesinde hazır bulundum. 11 Kasım da bir Perşembe günüydü.

Hayat böyle bir şey. Çok şey değişebiliyor. Bir gün yok olup gidebiliyorsunuz.

Kalıcı olan; Yasir Arafat gibi isimlerdir, onun gibilerinin sahip olduğu niteliklerdir. İnsanoğlunu “ölümsüz” kılan, “tarihî” kılan, öyleleridir.

“Vefa” bu niteliklerin başında gelir.

Ölümünün 11. Yıldönümü’nde, 11 Kasım günü yazdığım bu yazıyı Büyük Yasir Arafat’ı Rahmetle anarak noktalıyorum...