Büyük ve derin 'hendek'...

Ülkenin 'batı'sında 'otoriterleşme'; 'doğusu'nda 'şiddet'... Türkiye'nin önünde kazılmış olan asıl büyük ve derin 'hendek"'budur.

Berlin’in gerçekten orta yerinde, adı üzerinde Mitte’dedir Bebelplatz. Tarihi opera binasının yanı başındaki meydan olduğu için, eski adıyla Opernplatz. Nazi döneminin utanç verici olaylarından biri, “kitap yakma” orada gerçekleşmiştir.

10 Mayıs 1933’te 25 bine yakın kitap, bugün Bebelplatz adını taşıyan, İmparatorluk başkentinin ana caddesi sayılan Unter den Linden’in yanı başındaki meydanda yakılmıştı.

Eserleri yakılanlar arasında Türk okurunun tanıdığı isimler arasında Walter Benjamin, Bertolt Brecht, Alfred Döblin, Albert Einstein, Friedrich Engels, Heinrich Heine, Franz Kafka, Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg, Thomas Mann, Karl Marx, Erich Maria Remarque, Anna Seghers, Kurt Tucholsky, Stefan Zweig gibileri vardı.

Almanca yazmış olan bu isimlerin yanı sıra, eserleri Almanca’ya çevrilmiş olan Victor Hugo, André Gide, Romain Rolland gibi Fransızlar; Ernest Hemingway, Upton Sinclair, Jack London, John Dos Passos gibi Amerikalılar; Joseph Conrad, D.H.Lawrence, H.G.Wells, Aldous Huxley gibi İngilizler; James Joyce gibi İrlandalılar ve Fyodor Dostoyevski, Maxim Gorki, Vladimir Nabokov, Leo Tolstoy, vb. gibi Rus yazarların kitapları da Bebelplatz’da, 10 Mayıs 1933’te alev aldılar.

Heinrich Heine, kitaplarının başına geleceğini ve onu yakanların başına daha sonra neler yapabileceğini bilmiş gibi ta 1820 yılındaki bir tiyatro oyununda “Nerede kitap yakarlarsa, orada, en sonunda insanları da yakarlar” diye yazmıştı.

Hafta içinde Hasan Cemal’in ve ayrıca Tuğçe Tatari’nin kitaplarının, bir YDG-H’li olduğu kuşkulanılan birinin evinde bulunması üzerine Gaziantep Sulh Ceza Hakimliği’nce “toplatıldığı”nı öğrenince aklıma, ister istemez, Babelplatz’da Nazilerin, Goebbels’in huzurlarındaki “20 binden fazla kitap yakma ayini” geldi.

Bir “terör şüphelisi”nin evinde bulunan ve bulunabilecek “şeyler” arasında örneğin Arko marka traş köpüğü, ya da Ülker çikolatası değil de, 2013 ve 2014 yıllarında yayımlanmış, iki yılı aşkın süredir piyasada satıldığı kadar satılmış kitapları “toplatma”ya karar veriyorsanız; söz konusu kitaplar anında D&R’lardan çekiliveriyorsa; bir zaman sonra, şehir meydanlarında “kitap yakma” manzaraları izlemek pekala mümkün olabilir.

“Kitap toplatma ve yakma”ya bundan 10 yıl önce –yine AKP iktidarı döneminde- Türkiye tanık olmuştu. Isparta’nın Sütçüler ilçesinin kaymakamı, üniversite öğrencisi bir genç kızda eserlerinden birinin bulunması üzerine, bir yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanacak olan Orhan Pamuk’un kitaplarını toplatıp yaktırmaya kalkışmıştı.

Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, olayla ilgili “Bir kitaba yasak koymak, hatta onu toplatmaya kalkışmak Türkiye’de telaffuz bile edilmemesi gereken bir şey olmalıdır” demişti.

Aradan 10 yıl geçti. Türkiye’de AKP iktidarı devam ediyor. Ama “söylem” farklı. 2015’teki AKP iktidarı, 2005’te AB ile tam üyelik müzakerelerine başlamak üzere bulunan ve “ulusalcı muhalefet”in ağır hücumlarının hedefi durumundaki AKP iktidarından ziyade, 1933’te Avrupa’nın merkezinde yer alan Almanya’daki o dönemin iktidar eğilimine daha yakın bir konumda bulunuyor.

“Tank Sesiyle Uyanmak” ve “Demokrasi Korkusu” adlı, 12 Eylül askeri darbesi döneminin en çarpıcı günlüklerini kaleme almış Hasan Cemal’in 2013 yılına ait bir tür “Kürt sorunu güncesi” 2015 sona ererken toplatılıyor.

En az bunun kadar vahim bir gelişme, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından “Akil” sıfatı verilerek “Kürt sorununun çözüm girişimi” için görevlendirilmiş,  “İç Anadolu Grubu Sözcüsü” yapılmış ve iki yıldır amansız bir kanserle boğuşan ve kendisini yakından tanıyan herkesin “Sufi” eğilimlerini bildiği, bugüne dek Kürt sorununun “barışçıl çözümü” için her çabada gönüllü yer almış olan  Cemal Uşşak’ın “terörist” diye aranıyor olması.

Böyle bir “siyasi ortam”a imza atan iktidarın, Diyarbakır’da, Cizre’de, Silopi’de, tüm Güneydoğu’da tanklarla, toplarla özel kuvvetlerle, güvenlik kuvvetlerinin tüm birimleriyle giriştiği “harekat”ın “inandırıcılığı” olabilir mi?

Aklınızı ve vicdanınızı “hendek”e düşürdüyseniz olabilir.

Heinrich Heine, “Nerede kitap yakarlarsa, orada en sonunda insanları da yakarlar” diye yazmış ya; nerede kitapları toplarlarsa, orada şehirlerde hendekler kazılır, barikatlar kurulur ve sonra o şehirler “hendekleri kapatmak ve barikatları kaldırmak” ve “teröristleri öldürmek” gerekçesiyle yakılır yıkılır.

Nerede demokrasiye ve insan haklarına sırtınızı döner, “Kürt sorunu”na “siyasi çözüm”den vazgeçerseniz ve “otoriter rejim” kurmaya yönelirseniz, böyle şeyler olur.

“Güvenlik” anlayışınız, “hukuk”un çizdiği ve içinde hareket etmeye mecbur olmanıza gereken sınırları silerse, Cizre’de ne yapıyorsanız, onu yaparsanız.

 Ülkenin “batı”sında “otoriterleşme”; “doğusu”nda “şiddet”

Türkiye’nin önünde kazılmış olan asıl büyük ve derin “hendek” budur. Türkiye’nin içine düşürülmekte olduğu asıl büyük ve derin “hendek” budur.

Ne var ki, Sri Lanka’da ve Çeçenistan’dan sonuç vermiş görünen o “çözüm yöntemi” burada o istenen sonucu veremez.

Nedenlerini önümüzdeki günlerde tartışırız.