Buzluktaki çözüm süreci...

"Çözüm süreci"nin "buzdolabına konulduğu" ve seçim sonrasına kadar da -en iyi ihtimal ile- orada tutulacağı anlaşılıyor. Seçimlere kadar her türlü "provokasyona açık" bir süre ve zemin var. O nedenle, "çözüm süreci"nin buzdolabına kaldırılsa bile ortadan kaldırılmaması iyidir.

Ocak ayında Stratim’in her yıl düzenlediği uluslararası “İstanbul Forumu”nun bir panelini yöneten Michael Werz, panelistlerden birine “Washington’da yaygın bir kanaat var: AKP, ‘barış’ı seviyor ama ‘süreci’ sevmiyor” diyerek “‘Barış Süreci’ konusunda ne düşünüyorsunuz?” diye sormuştu.

Soruyu soranın “Başkan Obama’nın düşünce kuruluşu” diye isim yapan Center for American Progress’in Türkiye uzmanı olması, soruş tarzını cevaptan daha da ilginç ve önemli kılıyordu. Aynı panelin konuşmacılarından biriydim. Soru bana sorulmamış olmakla birlikte, konuya girdim ve aynen şunu söyledim:

“Washington’da yanlış bir kanaate varılmış. AKP, ‘barışı seviyor, süreci sevmiyor’ diye bir şey yok. AKP, ‘barış süreci’ni seviyor ama telaffuz etmesini seviyor!”

(“Barış süreci” ile “çözüm süreci”nin eş anlamlı olarak kullanıldığını bu arada belirtelim.)

“Çözüm süreci”, 2012 yılı sonunda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Abdullah Öcalan ile görüşüldüğünü açıklamasıyla ve 2013 yılının hemen başında önce iki milletvekilinin (Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata) İmralı’ya gitmeleriyle start aldı.

“Süreç”, daha sonra BDP’li (daha sonra HDP’li) milletvekillerinden oluşan heyetlerin düzensiz aralıklarla ama süreklilik kazanacak şekilde İmralı’ya gidip gelmeleri, İmralı-Kandil-hükümet arasında “mekik temasları” yürütmesiyle canlı kaldı.

“Çözüm süreci”nin, doğrudan tarafları itibarıyla, iki en “güçlü adam”ın, yani Tayyip Erdoğan’ın ve Abdullah Öcalan’ın damgasını taşıyor olması, “çözüm güvencesi” olarak görülüp, büyük umut ve iyimserlik yarattı.

Ne var ki, “çözüm süreci”, bir “yol haritası” ve üzerinde mutabık kalınmış bir “takvim” ile gerçekten Kürt sorununun “çözümüne doğru” doğrultusunda yol almadı. Esas olarak, eskilerine oranla daha sağlama alınmış bir “ateşkes” durumu, bir “çatışmasızlık hali” olarak kendisini gösterdi.

Böyle bir durum yararlı olmakla birlikte, “barış” ile noktalanacak türden bir “çözüm süreci” olamadı.

Son on gün ve özellikle son 48 saat içinde yaşananlardan, yapılan açıklamalardan sonra şimdi gelinen nokta nedir? Nerede duruyoruz?

Bu konuda, son iki yıl içinde Türkiye konusunda ilginç değerlendirmelere imza atmış olan Aaron Stein, önceki gün kendi blogunda “Erdogan’s Gordion Knot – The PKK-AKP peace process put on ice” (Erdoğan’ın Gordiyon Düğümü- PKK-AKP barış süreci buzlukta).

Tayyip Erdoğan’ın hükümetin oluşturulmasına teşne olduğu izlenimi veren “İzleme Heyeti”ni gereksiz bulduğunu açıklaması, ardından 28 Şubat’ta HDP heyeti ile hükümetin birlikte fotoğraf vermesine karşı çıkması, Abdullah Öcalan’a ait olan ve 28 Şubat’ta okunmuş olan “10 ilke”yi tanımadığını bildirmesi, dahası “Kürt sorunu yoktur” vurgulaması, bu arada askerle yeni “flört” çabası, Genelkurmay açıklamaları, Mazıdağ’da operasyon, Çukurca’da çatışma ve nihayetinde Yalçın Akdoğan’ın, Erdoğan’ın “çözüm süreci”ne ilişkin “son söz”ün hükümete değil Cumhurbaşkanı’na ait olduğunu ortaya koyması…

Bütün bunları alt alta koyduğumuzda, “çözüm süreci”nin “buzdolabına konulduğu” ve seçim sonrasına kadar da –en iyi ihtimal ile- orada tutulacağı anlaşılıyor.

Seçimlere kadar her türlü “provokasyona açık” bir süre ve zemin var. O nedenle, “çözüm süreci”nin buzdolabına kaldırılsa bile ortadan kaldırılmaması iyidir.

Seçim dönemindeyiz. Bir yandan Kürt oyları üzerindeki rekabet, diğer yandan Selahattin Demirtaş’ın Erdoğan’ın “Türk usûlü başkanlık” hesaplarına “HDP kapısı”nı kısa ama kesin bir dille kapatması, Kandil’in Türkiye’ye karşı silahlı mücadele kongresi toplaması için Erdoğan’ın şu aşamada kabullenmeyeceği anlaşılan şartların yerine getirilmesinde ısrarlı olması, yakın gelecekte “çözüm süreci”ne dair sıkıntıların, önümüzdeki kısa dönemde de devam edeceğine işaret ediyor.

Ama bu ille de “şiddete geri dönüş” demek değil. Gelmemeli de zaten. Aaron Stein, doğru bir tespitte bulunarak, “Erdoğan çok özgün bir konumda. Bir yandan, Kürt meselesinde doğru ilmekler atmaya muhtaç, Aynı zamanda HDP’nin yüzde 10 eşiğini geçme girişiminin başarısız kalmasına muhtaç. Böyle bir durumda 330 milletvekilliğini garantilemiş olacak ve (AKP) parti grubunu kendi başkanlık sistemine doğru itmesine imkân verecek. Bununla birlikte, şiddet de istemiyor. Bu da, barış sürecini canlı tutmaya muhtaç olduğu anlamına geliyor” diye yazıyor.

Bununla birlikte, Tayyip Erdoğan’ın yaklaşımı, tarzı ve askerle yakınlaşma ihtiyacı, -bütün aksi yöndeki beyanlarına rağmen-Cumhurbaşkanı’nın seçimlerin sonuçlarını beklemeden de “çözüm süreci”ni tatil etme riskini de içeriyor.

“Süreç”, gerçek anlamıyla süreç olmayan bu haliyle bile, en ziyadesiyle HDP’ye yarıyor. “Şiddet”in tırmanması HDP’nin yüzde 10 hesaplarına mal olabilir. “Barış süreci”nin her ne pahasına olursa olsun ayakta tutulması, herkesten çok HDP’nin çıkarına.

Selahattin Demirtaş’ın, hükümetle değil aslında Tayyip Erdoğan’ın pozisyonuyla örtüşme anlamına gelen “İzleme Heyeti bizim kırmızı çizgimiz değil” açıklamasını, bu çerçevede anlayarak bir yere oturtmak gerekiyor.

Geçen hafta yapısı ve işlevi üzerinde tartışma çıkan “İzleme Heyeti”nin o haliyle “çözüm süreci”nin yol alması açısından gerçekten de bir rolü olamaz.

Erdoğan şu sözlerle karşı çıkmıştı:

“... Bunlar doğru şeyler değildir…Bizler malûm temsilcileri konumunda olan siyasi partiden üç elemanı buraya gönderdik. Ama bu sayının üçten beşe çıkması, yediye çıkması, on beşe çıkması veya ayrı bir grubun oraya gönderilmesi, bunlar neyi değiştirecek ki?”

Doğru söylüyor.

Kadri Gürsel, “(Doğru bulmadığı “izleme kurulu” da matah bir şey olsa... İktidar çözüm doğrultusunda tek bir somut adım atmadığı için gerçekte var olan çözüm süreci değil, sadece bir çatışmasızlık durumu ve bunu izlemek üzere o kurulda yer alanların akil yandaşlıktan başka bir vasfının bulunması da Türkiye’nin gerçeklerine aykırı)” diye yazmıştı. O da doğru söylüyor.

“İzleme Heyeti”nden kastedilen, “üçüncü taraf” ise, Türkiye’de tartışma konusu olan “İzleme Heyeti”nin, dünyadaki çatışma çözümü örneklerinde görülen “üçüncü taraf” işleviyle bir ilgisi yok. Olmamasının “çözüm süreci”ne olumlu katkı açısından bir önemi de yok, olmasının bir gereği de yok.

(“Üçüncü taraf” yokluğu, bizim “çözüm süreci”nin temel bir eksikliği ve ayrı bir yazı konusu)

Dolayısıyla, Selahattin Demirtaş da, “İzleme Heyeti kırmızı çizgimiz değil” diyerek doğru söylüyor. HDP için sırf bu nedenle, “İzleme Heyeti oluşmadı” gerekçesiyle “barış masası”ndan vazgeçmiş görüntüsü vermek; Tayyip Erdoğan’ın oyununa gelmek olur.

HDP ve Kürt tarafı, “2011 Silvan bahanesi”ni unutmamalı ve “barış masasını deviren taraf” ithamının önüne geçmek için uyanık olmalıdır.

İktidar, önümüzdeki günlerde, kendi içindeki çatlağın üzerini örtmek, hükümetin (Ahmet Davutoğlu’nun acizliğini) gözlerden gizlemek ve Tayyip Erdoğan’ın askerle işbirliğini sağlama almak amacıyla, Selahattin Demirtaş ve HDP’ye yönelik olarak 1990’ların “psikolojik savaşı”na dönüş ihtimali çok yüksek.

Bu konuda da “kamuoyu” uyanık olmalı...