Ciddi olamazsınız!..

Türkiye'nin demokrasiden ayrılması yönündeki bu tehlikeli gidişinin önünde "umut" gibi öne sürülen "mizansen", MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın istifası ile gündeme sokulan gelişmeler. Bu manzaranın "ana fikri" ne olabilir Erdoğan, "hakim-i mutlak" değil; güçlü bir Başbakan'ı da hesaba katmalısınız. Bundan gayrı bir "ana fikir" var mı?

Merkezi New York’ta olan CFR (Council on Foreign Relations – Dış İlişkiler Konseyi) üyelerinin kimliği bakımından dış politika alanında ABD’nin en etkili düşünce kuruluşlarının başında gelir. Amerikan dış politika establishmentının ileri gelen neredeyse tüm mensupları, eski dışişleri bakanlarının neredeyse tümü (başta Henry Kissinger) CFR üyeleridir.

Steven Cook, uzunca bir süredir CFR’ın en önde gelen Mısır ve Türkiye uzmanı sayılıyor. Asıl alanı Mısır idi. Daha sonra Türkiye ile ilgilendi. Geçen yıl Türkiye’deki gelişmelere ilişkin değerlendirmeleri, Türkiye’de AKP ve “devlet” çevrelerinden yürütülen öylesine saldırgan ve hakaretamiz bir kampanyaya dönüştü ki, “Türkiye ile ilgilenmekten vazgeçtiğini” ilân etmişti.

Gerçi blogu olan “From Potomac to Euphrates”i (Potomac’tan Fırat’a – malûm, Potomac, ABD başkenti Washington’dan geçer) izleyenler, Steven Cook’un Türkiye ile ilgisini pek kesmemiş olduğuna hükmedebilirler. Today’s Zaman’da yer alan kendisiyle yapılmış olan söyleşi de, Türkiye ilgisinin gayet canlı biçimde sürdüğünü ortaya koyuyor.

Söyleşiye atılan başlık, Cook’un “Türkiye artık bir demokrasi değil” sözleri. Söyleşinin bir yerinde, TZ’ın “Erdoğan’ın Türkiye’de kendi diktatörlüğünü kurmaya çalıştığını düşünüyor musunuz?” sorusuna Steven Cook, “Bir şekilde öyle. Erdoğan devleti devraldı ve onu otoriter bir rotaya soktu. Erdoğan’ın niyetinin hep böyle olmuş olduğunu söyleyemem – kendisiyle sadece iki kez karşılaştım ve zihninin içinde neler olduğuna dair herhangi bir sezgiye sahip değilim. Ama Türkiye’den artık bir demokrasi olarak söz edilemeyeceği benim için açık” karşılığını veriyor.

Bu cevap şu soruyu getiriyor:

“Bunu başarabileceğini düşünüyor musunuz?”

Cook’un buna cevabı ilginç:

“Bu sorunuzu bir soruyla cevaplayacağım: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sadece kendi siyasi çıkarlarına dayanan bir siyasi düzen kurmasını önleyecek ne kontrol mekanizmaları (checks and balances) var?”
Bunun cevap üzerine sorulan soru ise şöyle:

“Öyleyse, Türkiye’nin etkili kurumlarının Erdoğan’ın kendi rejimini kurma ihtiraslarını dengeleyebileceğini düşünmüyorsunuz?”
Bu soruya, Steven Cook, bence, söyleşinin tümünün en can alıcı cevabını veriyor:

“Şimdiye kadar siyasi sistemdeki hiçbir aktör cumhurbaşkanı’nın iktidarını kontrol etmeyi başaramadı. Pederşahi (patrimonial) ve kişiselleşmiş (personalist) bir siyasi düzenin alameti farikası budur.”
Tayyip Erdoğan’a ya yarı-tapınma ölçüsünde bağlı insanların (hatta kitlelerin) veya ona neredeyse nefrete varacak ölçüde tepkili ve muhalif insanlar ve hatta kitlelerin, paradoksal biçimde bir ortak paydası bulunuyor. Bu ortak payda, “Tayyip Erdoğan olmazsa kim?” sorusu sorulduğunda “ondan başkası yok” cevabını vermeleri.

İlki, büyük bir mutlulukla; ikincisi büyük bir can sıkıntısıyla.

Zaten, Türkiye’nin sorunu da tam burada. Böyle bir soruyu sordurtmasında ve cevaben, Erdoğan’dan başka, onunla birlikte ismi eş düzeyde ve anılabilecek başka bir kimsenin, hiç kimsenin aklına gelmemesinde.

Böyle bir sorunun sorulup, Tayyip Erdoğan isminin “tek” kalması, sorunun kendisi. Steven Cook’un “pederşahi ve kişisellişmiş bir siyasi düzenin alameti farikası” dediği de bu.

Böyle bir sorunun sorulup, cevabının bir tek kişi üzerinde konsansüs oluştuğu ülkelerin rejimlerinin adı “demokrasi” olmuyor. Demokratik ülkelerde böyle bir soru sorulmuyor, kimsenin aklına sormak da gelmiyor.

Hiçbir kimsenin ve hiçbir kurumun, Tayyip Erdoğan’ın “siyasi ihtirasları” dengeleyememesi, böyle bir güçten yoksun olmaları ve kalmaları hali, onun cumhurbaşkanı sıfatı taşıdığı bir ülkenin artık “demokrasi olarak nitelenemeyeceği”nin de ölçüsü haline geliyor.

Söyleşinin şu soru-cevap bölümü de son derece çarpıcı:

Soru: “Türkiye’nin NATO üyeliği göz önüne alındığında, Türkiye’de ‘sultanlık’ rejimi kurulması şeklindeki değişiklik gerçekleşmesinin Türkiye’nin NATO ilişkilerine nasıl bir etkisi olacağını düşünüyorsunuz?”
Cevap: “NATO üyeleri Türkiye’nin ittifaktan uzaklaşmakta olduğu ve artık değerlerini paylaşmadığı konusunda kaygılılar.”
NATO üyeliği sadece , Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde, “Sovyet tehdidine karşı güvenliğini güvence altına almak istediği” bir “askeri ittifak sistemi” değildir. Türkiye’nin Batı sistemi içinde yer aldığının göstergesidir. “Ortak değerleri paylaşmadığı”na dair, Türkiye’nin NATO üyeleri arasında tartışılmaya başlanması, “Yeni Türkiye”nin “Batı’dan ayrılmakta olan” bir Türkiye’nin işaretidir.

Bu arada, Erdoğan’ın kendi istediği “düzen”i kurmayı başarıp başaramayacağına ilişkin olarak Steven Cook’un verdiği “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sadece kendi siyasi çıkarlarına dayanan bir siyasi düzen kurmasını önleyecek ne kontrol mekanizmaları (checks and balances) var?” cevabını Ertuğrul Özkök’ün dünkü Hürriyet’teki “Tek Adam Alın Yazımız Olamaz” başlıklı yazısının şu satırlarıyla birlikte düşünmekte de yarar var:

“Tekadam alın yazımız haline gelemez... Ama bir toplum korkaksa... En zengin işadamı, en okumuş aydını, en demokratik kurumu, onun cazibesine kapılıp lambanın etrafındaki bir pervane haline gelmişse... Geri kalanı ise ürkek bir tavşan gibi korkudan beyaz parmağı çekmişse... Üç-beş maliyeci, üç-beş polis ve savcı onu sustalı maymuna çevirmeyi başarmışsa... O tek kişi, kendini 77 milyonun tamamından daha güçlü hissedebilir.

O zaman da oturup kendi kendine sorarsın.. Kabahat onda mı... Yoksa bende mi...”
Bu gözlem, ciddi bir psiko-sosyolojik bir analizin konusu. Ama, görev süresini tamamlayan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın görevinden ayrılırken, “yargıya seçim mekanizması”nı getirmenin, “yargıyı nasıl siyasallaştırdığı” ve “adalet tesis ve dağıtım mekanizması” olmaktan çıkardığı mealindeki sözleri, “Tek adam rejimi”ne gidiş yönündeki son ciddi kurumsal engelin nasıl erozyona uğradığını anlatıyor.

Türkiye’nin demokrasiden ayrılması yönündeki bu tehlikeli gidişinin önünde “umut” gibi öne sürülen “mizansen”, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın istifası ile gündeme sokulan gelişmeler. Kamuoyu Cumhurbaşkanı’nın Hakan Fidan’ın görevinden ayrılmasına karşı çıkmasına rağmen, Fidan’ın Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bir takım vaadlerine uyarak kendisini dinlemediğine inandırılmak isteniyor.

Bu manzaranın “ana fikri” ne olabilir?

Tayyip Erdoğan, Türkiye’de “hakim-i mutlak” değil; güçlü bir Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu da hesaba katmalısınız. Bundan gayrı bir “ana fikir” var mı?

Cumhurbaşkanı, Latin Amerika’da Hakan Fidan’ın davranışından “şekvacı” görünüyor ama Başbakan Ahmet Davutoğlu, Hakan Fidan’dan yana çıkıyor. Cumhurbaşkanı, Başbakan’a ses çıkartamıyor. Onu karşısına alamıyor.

Sanki Devlet Bahçeli’nin “Sen git, Saray’daki ağabeyin gelsin” diye ti’ye aldığı, hiç kimsenin kişilik sahibi bir siyaset adamı gibi görmediği, hitabetini Tayyip Erdoğan’a benzetmeye çalışırken onun kötü bir taklidi gibi duran Ahmet Davutoğlu yok; Cumhurbaşkanı’na karşı gereğinde karşı durabilecek, gerçekten Başbakanlık yetkilerine ve gücüne sahip, “Türkiye’de demokrasinin güvencesi” olan bir Ahmet Davutoğlu var.

“Ahmet Davutoğlu öyle mi? Gerektiğinde Hakan Fidan olayında olduğu gibi Tayyip Erdoğan’a karşı duracak birisi midir? Türkiye’de demokrasinin güvencesi midir?”
Bunu yabancı “Türkiye uzmanları”na sormaya gerek yok. Hangi Türk’e sorsanız, karşılığında şu ortak cevabı alırsınız:

“Ciddi olamazsınız”!