'Çözüm süreci'ne dair: "Evet ama..."

Gelinen noktanın, Kürt sorununun çözümünden ziyade, Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesine dair hesaplarla ilgili olduğu, sadece tasarının "zamanlaması"ndan değil "adı"ndan da belli.
'Çözüm süreci'ne dair: "Evet ama..."

Cemil Bayık, ısrarla müzakere aşamasına geçilmesi gerektiğini söylüyor.

 

“Çözüm süreci”ne ilişkin yasa tasarısı, “çözüm süreci” ile ilgili tüm olumlu yönleri ve beklentileri ve bir yandan da “çözüm süreci”nin başından beri malûl bulunduğu bütün eksiklikleri ve zaafları içeriyor.

 

Yeni bir “yetmez ama evet” durumu ile karşı karşıyayız gibi…

 

Bir buçuk yıl önce yola çıkarılan “çözüm süreci”nin, cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir buçuk ay kala, “yasal çerçeve”ye bağlanması için en önemli adımı attığı öne sürülüyor.

 

“Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Tasarısı” açıklandı. TBMM, 1 Temmuz’da tatile sokulmayacak; 25 Temmuz’a kadar çalışacağına göre, muhtemelen kanunlaşacak da.

 

Yeni bir “yetmez ama evet” durumu ile karşı karşıyayız. Ahmet İnsel’in dünkü Radikal’de gayet güzel bir şekilde “Karnından Konuşan Çözüm Süreci” başlığını attığı yazısında belirttiği gibi, söz konusu yasa tasarına karşı çıkmak ve sürece “balta vurulduğunu” iddia etmek “bağnaz bir muhaliflik” olur “ama bu yasa ile Kürt sorununun çözümünde büyük bir ileri adım atıldığını iddia etmek de bu sorunun çözümü için gerekli adımları kabul etmemenin bir örtüsüdür.”

 

İktidar yandaşları ve AKP propagandistleri, kendilerinden bekleneceği gibi, kimisi bin dereden su getirerek, kimisi buna da ihtiyaç duymadan hararetle, gelinen noktanın “büyük bir adım” olduğunu savunuyorlar.

 

Oysa gelinen noktanın, Kürt sorununun çözümünden ziyade, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesine dair hesaplarla ilgili olduğu, sadece tasarının “zamanlaması”ndan değil “adı”ndan da belli; altı maddelik tasarının hiçbir yerinde bir kez bile “Kürt” sözcüğü yer almıyor.

 

“Kürt sorunu”nun çözümünü “yasal esaslar”a bağlayacak tasarı, “Kürt” sözcüğü içermeyecek ve bu yoldan geçerek “Kürt sorunu” çözülecek.

 

“Alaturka” yani  Kürt sorununun “Türk usûlü” çözümüne göre olabilir pekâlâ. Ama, kendimizi aldatmayalım, Kürt sorunu, kalıcı ve esaslı biçimde, böyle çözülmez.

 

Tasarının “adı” ve “zamanlaması”nı, ardında yatan niyetleri bir yana bırakalım; yine de bir “ilerleme” sayılabilir mi? Zaten, “Evet” dediğiniz anda “bağnaz muhaliflik”ten kendinizi sıyırmış olursunuz. Ama, “yeni bir tür ‘yetmez ama evet’ durumuyla karşı karşıyayız” derken, bunu demiş oluyoruz.

 

Tasarının adı, soruna ilişkin bakış açısını da yansıtıyor: “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Tasarısı.” Kürt sorunu, bir “terör sorunu” mu? “Çözüm süreci”nden kasıt, “Kürt sorununun çözümü” mü, “terör”ün yani “resmi doktrin”e göre “PKK terörü”nün sona erdirilmesi mi?

 

Bunlar farklı şeyler. “Terör” sözcüğü kullanılarak “ulusalcı/milliyetçi muhaliflere koz vermemek” argümanına sığınıldığını biliyorum. Ancak, gerçek adının konmasından kaçınılan “sorun”ların, dahası “muğlak yasa hükümleri” ile esaslı kalıcı bir çözüme kavuşacağından emin de olunamaz.

 

Tasarının en can alıcı maddesi göründüğü kadarıyla şu:

 

“Bakanlar Kurulu terörün sona erdirilmesi için yurt içinde ve yurt dışında tüm kişi, kurum ve kuruluşlarla temas kurmak üzere kişi ve kurumları görevlendirebilir. Bu görevleri yerine getirenlerin hukuki, idari ve cezai sorumluluğu doğmaz.”

 

Bu hüküm, iktidarı sağlam bir “yasal güvence”ye kavuşturuyor ama asıl “Ben yaptım oldu” türünden her uygulamasına “yasallık” sağlamayı öngörüyor.

 

Bu bakımdan, ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun tavrı ilkesel açıdan doğrudur. Kılıçdaroğlu, Sorunun çözümü için hükümete verilen yetki sınırsız ve denetimsiz olmamalı. Yasal zemini hazırlayan parlamentonun süreci denetlemesi lazım. Ancak tasarı metninde çok muğlak ve sınırsız yetkiler veren ifadeler vardır” diyor ve asıl önemlisi şu hususun altını çiziyor:

 

Endişemiz o ki, MİT Yasası’nda dile getirdiğimiz gibi, bu tür muğlak ifade ve ucu açık yetkilerle yasadışı birtakım eylemlerin yolu açılabilir. Faili meçhul birtakım cinayetler ortaya çıkarılamaz, soruşturulmaz ve yeni faili meçhul olaylara da yasal zemin hazırlanmış olur. Hukuk devletinde bu tür ucu açık yetkiler olamaz, yasadışı işlemler meşrulaştırılamaz. Tasarı bu şekilde yasalaşırsa mesela Roboski olayının failleri ortaya çıkmaz… Bununla yeni faili meçhullere yasal zemin hazırlanmış oluyor. Bu haliyle Roboski asla soruşturulamayacak, tümüyle kapatılmış olacak…

Yukarıda sözünü ettiğimiz maddeye gönderme yaparak söylediği ise şöyle:

“Bu madde işin can damarı. Bu madde ile hukuk devletinin dışına çıkmış oluyorsunuz. Terör bitecekse bitsin zaten ama bitireceğim derken, devleti hukuk dışına çıkaran bir düzenlemeyi bizim kabul etmemiz mümkün değil. Devlet hukukun dışına çıkamaz. Geçmişteki faili meçhulleri araştıramayacağınız gibi bundan sonraki faili meçhullere de yasal zemin hazırlamış oluyorsunuz…”

Haklı. Bu durumda, “tasarı”nın elden geçirilmesi, düzeltilmesi ya da yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Bu haliyle, “çözüm süreci”nin “yasal güvence”ye bağlanmasından çok, “Kürt sorunu”nun değil “AKP’nin çözümü”nün “yasa gücü” kazanması veya “cumhurbaşkanlığı seçiminde Kürt oylarının kazanılması” öne çıkmış olur.

 

Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kürt oyları hesabı yapan iktidar çevreleri –tabii ki başta Tayyip Erdoğan- Abdullah Öcalan’a atfen, kendisiyle İmralı’da görüşen HDP’liler tarafından yapılan şu açıklamadan memnun olmuş olmalılar:

 

“Tarihi önemdeki süreçte bundan sonraki çalışmaların yasal bir düzenleme üzerinden yürümesini oldukça anlamlı buluyorum. Yapılan düzenleme, devletin ilk defa çatışmalı olduğu toplumsal kesimlerle sorunları çatışarak, savaşarak değil, müzakere ederek çözmesinin önünü açan bir yasadır. Bu anlamda tarihi bir rol oynamıştır.”

Öcalan, “yasa tasarısı metni”nden de, adından da muhtemelen önceden haberdar idi. Açıklamanın diline bakılırsa, bilinen “pragmatik ölçüleri” içinde atılan adıma destek sunduğuna kuşku yok.

 

Bu arada, “çözüm süreci”nin, ister istemez. birebir muhatabı olması gereken “örgüt”ün sesi, Özgür Gündem gazetesinin Cemil Bayık ile söyleşisi ile işitildi. Farklı bir ses tonu ile farklı vurgularda bulunmuş.

 

Yasa tasarısının müzakere zeminine ne kadar cevap olup olmadığını değerlendireceklerini söyleyen Bayık, “Öyle ertelenerek müzakere yapılacağı söylenirse bunu da kabul etmeyiz… Türk devleti ve hükümeti sadece yasal zemini oluşturacak ortamı oluşturma ve zamana yayarak zaman kazanmak isterse ve bununla cumhurbaşkanlığını kazanmayı hedeflerse biz bunu kabul etmeyeceğiz. Biz bu adımları kesinlikle Türk devleti ve hükümeti kendi programlarını yürütsünler diye atmadık. Yine AKP seçimleri kazansın bu attığımız birçok adımları ve çabaları seçimlere kurban etsin diye atmadık” diyor.

Cemil Bayık, “müzakere yolu”nun açılmasını ısrarlı vurguluyor ve yasa tasarısının bu yolu açabileceği konusundaki “kuşku payı”nı vurguluyor.

Bir yeni “yetmez ama evet” durumuyla karşı karşıya olduğumuzu belirtmiştik. Bu yasa tasarısıyla gelinen nokta, “yetmez ama evet”ten ziyade “evet ama…” olmalı.

Evet ama…