Dünya ile yolculuk...

Bir "itiraf"ta bulunayım; tıpkı Çetin Abi gibi ben de "buranın kolay kolay düzelmeyecek bir ülke olduğu"nun epey bir zamandır farkındayım ve bunun sebebinin "hastalığın derinlerde olması"ndan kaynaklandığını biliyorum.

Pazar günü aşağıda alıntıladığım satırları okumuş olmak, günümü hatta önümdeki günleri kurtardı diyebilirim. Kendisinden “Köşe yazısını sanata dönüştürmüş belki de son yazardı” diye söz edilen Çetin Altan hakkındaydı.

Çetin Abi (Altan) hakkında yapılabilecek en isabetli tanımlardan biri, “köşe yazısını sanata dönüştürmüş belki de son yazar” olduğu… Bana kalırsa, belki değil, “sonuncusu” idi.

Onun ardından köşe yazısı yazmaya devam ediyor olmanın kendiliğinden bir rahatlığı da olacak. Yazdığımız köşe yazısının bir hiçbir şekilde bir sanat eseri olmayacağını bilerek, böyle bir iddiaya sahip olmayarak, yersiz estetik kaygılarına düşmeden yazabileceğiz ne yazacaksak.

Çetin Altan hakkında büyük oğlu Ahmet Altan, saklanacak değerde çok uzun, olağanüstü güzel bir yazı yazdı. Cumhuriyet gazetesi boydanboya iki sayfasını pazar günü o yazıya ayırarak çok iyi bir iş yaptı.

Bundan 17 yıl önce babamı kaybettiğimde, ömrümün yarım yüzyılını tamamlamış olmama rağmen, o güne dek yaşamadığım bir travmaya uğradığımı hissetmiş, adeta duygusal bir vurgun yemiştim. Babası dünyanın en büyük ve ünlü matematikçilerinden biri olan bir yabancı dostum, halden anlayarak, bana “Bir erkek çocuk için, kaç yaşında olursa olsun, evlât kaybından sonra, en ağır kayıp baba kaybıdır. Bizler sanki babalarımız için yaşarız” şeklinde bir mesaj göndermişti.

Koca bir adam olduğum halde kendimi “öksüz” hissettiğim bir sırada, teselli niyeti taşımaksızın, baba kaybetmenin ne olduğunu, nasıl bir anlam taşıdığını bilerek, duygularımı kendi duygularıyla buluşturmak amacıyla gönderilmiş olan mesaj duygu dünyamı tam onikiden vurmuştu.

Tam o günlerde dünyanın en gözde üniversitelerinin başında gelen Harvard’a bir konferans vermek için davet edilmiştim. Daveti aldığım anda omuz silktiğimi hatırlıyorum; içimden ışık hızıyla “Babamın bundan haberi olmayacak ki. Ne kadar gurur duyardı oysa. Onun haberi olmayacağına göre, kalkıp gitmenin ne anlamı olabilir ki…” duygusu geçivermişti.

Hemen ardından, kaç yaşında olurlarsa olsunlar, “erkek çocuklar”ın babalarını hizalayarak yaşadıkları, ölçüyü onlar tarafından iftihar edilmek, onları kızdırmamak, onlar tarafından beğenilmek, onlar tarafından onaylanmak gibi koyduklarını anlatan dostumun taziye mesajı bana ulaşmıştı.

Pazar günü, Ahmet’in babası için yazdığı her satırını sindire sindire okurken, 17 yıl öncesine gittim. “28 Şubat Süreci” günleriydi. Babamın son aylarını, benim maruz kaldığım tehditler ve baskıların üzüntüsü içinde geçirmiş olduğunu bir kez daha hatırladım, içim buruldu.

Birden gözüm şu satırların üzerinde dolaştığı sırada, ister istemez, yüzüme bir gülümseme yayıldı:

“Edebiyatı çok severdi ama bilmediğim bir nedenden dolayı, aklını dünyanın pek de önemli olmayan bir ülkesinin daha iyi ve daha mutlu bir ülke olmasına takmıştı, bize de aynı hastalığı geçirdi aslında, niye (bu ülkeye) bu kadar aklını taktığını hep merak ettim, üstelik de buranın kolay kolay düzelmeyecek bir ülke olduğunu, hastalığın derinlerde olduğunu biliyordu.

Bir keresinde sinirlendiğinde, ‘pijama lastiği gibi bu memleket,’ demişti, ‘çekiyorsun uzuyor, bırakıyorsun eski haline dönüyor’ onun ne dediğini defalarca yaşayarak gördük…”

Çetin Abi ile benim annem ve babam aynı kuşaktan sayılır. Birinden iki yaş, diğerinden yedi yaş küçüktü. Şimdi düşünüyorum da, onlar da “ülkelerinin daha iyi ve daha mutlu olmasına” kafalarını takmışlardı ve Ahmet’i okuduğum sırada farkettim ki, onların da kafalarını buna niçin takmış olduklarını ben de bilmiyordum. Sorgulamak aklıma da hiç gelmedi. Sorgulamış olsaydım, sanırım, kendilerinin de bunun nedenini hiç bilmiyor oldukları ortaya çıkacaktı.

Ahmet Altan’ın “dünyanın pek de önemli olmayan bir ülkesi” nitelemesi, elbette, gözümden kaçmadı. Bunun bendeki karşılığı “sandığımız ya da bize anlatılmış olduğu kadar önemli olmayan” şeklinde olabilir.

Bu “algı”, iki kez, şimşek gibi çakmıştı. İlki 1997 yılında. Başbakan Necmettin Erbakan ile birlikte onlarca bürokrat, iş adamı ve gazeteci ile birlikte koca airbus uçağında ömrümün ilk Uzakdoğu İran’dan başlayarak, Pakistan, Singapur, Malezya, önce Bali Adası, arkasından başkent Cakarta, Endonezya’ya gitmiştik.

Asya alt-kıtasını geçmiş, boydan boya Hindistan’ı aşmış, saatlerdir Hint Okyanusu üzerinde uçuyorduk. Birden, “ecdadımızın at izleri”ni sürerek, yıllar önce yapmış olduğum, Türkiye’den başlayıp Bulgaristan’ı, Sırbistan’ı, Macaristan’ı boydan boya geçip Budapeşte’ye, oradan devamla Estergon’a uğrayıp Viyana’ya ulaştığım karayolu gezisi gelmişti.

İstanbul-Viyana arasında ata topraklarımızın yer aldığı “İmparatorluk güzergâhı”nın, “Güneşin Batmadığı İmparatorluk”un yanında bir “piknik gezintisi” kadar kısa düştüğü gerçeği zihnime kazınmıştı.

Yani, bizim dünyamızın çok ötesinde, ondan çok daha geniş ve büyük bir dünya vardı…

Üç yıl sonra, 2000 yılının ilk çeyreğinde, ABD’nin en öte ucunda, kuzeybatı köşesindeki Seattle kentinden deniz yoluyla Kanada’nın Vancouver şehrine gidiyordum. Yolda kısa bir konaklama yaptığımız, zengin ve çok güzel Victoria Adası’ndan sonra Norveç fiyordlarını andırır nefes kesen doğa güzellikleri arasında, Kanada’nın en batı ucundaki British Columbia eyaletinde 400 yıldır organize ve müreffeh bir yaşamın hüküm sürdüğünü görmüştüm.

Oraları Avrupa’dan gelen tarafından kurulmuştu ama yüzyıllardır tüm ilişkileri “karşı kıyı” ile yani Çin ve Japonya ile oluşmuştu ve oralarda göç alarak, 21. Yüzyıl’ın “yeni kozmopolit ulus” tipi doğuyordu.

Bizim bilmediğimiz, tanımadığımız, bizimkinden çok daha büyük, geniş ve koca bir dünya vardı…

Pazar günü, o alıntıladığım satırları okuduktan sonra, daha iyi ve daha mutlu yaşamasına kafayı taktığım ülkenin dışındaki, o çok büyük ve çok geniş dünyanın varlığı bir kez daha zihnimde canlandı.

Sırası gelmişken bir “itiraf”ta bulunayım; tıpkı Çetin Abi gibi ben de “buranın kolay kolay düzelmeyecek bir ülke olduğu”nun epey bir zamandır farkındayım ve bunun sebebinin “hastalığın derinlerde olması”ndan kaynaklandığını biliyorum.

Ve, bir yılı aşkın bir süredir özel olarak bu konu üzerinde çalışmakla meşgulüm. Gerçi bugün Viyana’da yapılan “Suriye Barış Görüşmeleri” ve Suriye’de ateşkes sağlanması ve “çözüm arayışları”yla ilgili bir yazı yazmayı tasarlıyordum ama dünyaya açılmadan önce böyle bir giriş yazısını gerekli gördüm.

"İçe dönük küçük hesaplar"la ilgilenmeyeceğimi ve "büyük ve geniş dünya içinde" yol almaya devam edeceğimi duyurmak istedim.