'Düşmez kalkmaz bir Allah!'

Bu gidişatın tehlikesi, 'ulusun düşüşü'nü getirecek olmasındadır. Bu gidişat 'Türkiye'yi batırır' demekten kastımız budur.

Kaldığımız yerden devam edelim; bir önceki günkü yazı şöyle noktalanmıştı:

"ABD ve Avrupa’daki Türkiye algısı, olumludan olumsuza niçin kısa süre içinde değişti? Bunda iktidarın payı nedir? Bunlara kafa yormakta yarar var.

Ve tabii, 'demokrasi ve özgürlükler açığı'nı kapatmakta. Zira bu 'açık' Türkiye’yi batıracak kadar tehlikeli."

Sözünü ettiğimiz 'demokrasi ve özgürlükler açığı'ndan kastımız, öncelikle 'basın özgürlüğü', 'ifade özgürlüğü’, 'din ve vicdan özgürlüğü' gibi alanları kaplayan özgürlüklerdeki 'açık'. Ve bir de 'hukuk devleti' olabilme, 'hukukun üstünlüğü'nün geçerliliği konularında tanık olunan 'açık.' Bu ikincisi, ülkedeki demokrasinin yapısını ve 'kalitesi'ni ifade ediyor.

AKP iktidarında 2011’den tüm bu alanlarda bir 'demir tarama'; yani özgürlüklerden uzaklaşma, 'yasakçılık zihniyeti'nin öne çıkması, yargıyı yürütmenin bütünüyle kontrolüne alması ile kuvvetler ayrılığının ortadan kalkması girişimleri yaşanıyor.

Eğer önemli bir 'kırılma noktası'ndan söz edilecekse 17 Aralık (2013) gerçekten de öyledir. Bir 'darbe'dir. Ama AKP iktidarına karşı 'paralel yapı' adını verdikleri Fethullah Gülen Cemaati'nin 'başarısız' bir 'darbe girişimi' değil, Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği 'iktidar yapısı'nın Türkiye demokrasisini hedef alan oldukça 'başarılı' bir 'darbe'sidir söz konusu olan.

Tarihte seçimle yani demokratik yollardan gelmiş bir liderin kendi mutlak iktidarını oluşturmak için iktidar gücünü kullanarak nasıl 'darbe' yapabileceğinin tarihte örnekleri var. Karl Marx’ın 'Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i' adlı kitabı bunu, yani III. Napoléon’un seçilmiş cumhurbaşkanlığından 'imparator' olmaya geçişini anlatır.

Türkiye’deki son gelişmeler ile 19. Yüzyıl ortasındaki Fransa arasındaki analojiyi 23 Şubat tarihli 'Napoléon’un 18 Brumaire’i, Erdoğan’ın 17 Aralık’ı' başlıklı yazıda yapmıştım.

'Paralel yapı' söylemi, asıl 'darbe'yi meşrulaştırmak için işlevsel bir araç niteliği kazandı. Dikkat edilirse 17 Aralık’tan bu yana her vesileyle iktidar sahipleri ve propagandistleri tarafından 'paralel yapı'dan ve iktidara karşı 'darbeye kalkışması'ndan söz ediliyor ama ortada 'önlenmiş olan darbe'ye ilişkin ne bir delil ne bir bulgu ne de 'darbecilerin adalet önüne getirildiği' başlatılmış ciddi bir soruşturma var.

'Paralel yapı'nın 17 Aralık’ta AKP iktidarına bir 'darbesi'ni ortaya koyan –şimdi hukuk ayaklar altına alınarak örtbas edilmekte olan yolsuzluk soruşturması bir yana bırakılırsa- somut hiçbir şey yok ama 'iktidar yapısı'nın Twitter ve YouTube yasaklarından Anayasa Mahkemesi’ne çarpan HSYK Kanunu ve en son Türkiye’yi bir 'Muhaberat Devleti'ne dönüştüreceği kaygılarını uyandıran MİT yasasına uzanan bir dizi özgürlükleri kısan, anti-demokratik uygulamaları gerçekleşti.

En önemlisi, bunları mümkün kılan bir 'iklim' oluşturuldu. 'Cadı kazanı'nın kaynatıldığı, medyanın kendisini baskı altında hissettiği, oto-sansürün medyada 'normalleştiği', iktidar çevrelerinin muhaliflerine yönelik McCarthyist bir ortam oluşturdukları bir ülkeye dönüştük.

Bu gelişmelerin Batı dünyasında görülmemesi ve rahatsızlık yaratmaması mümkün değildi. Nitekim, gerek Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un tüm AB’de paylaşılan eleştirileri ve Washington merkezli ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın da paylaştığı Türkiye’ye basın özgürlüğünde 'küme düşürtmüş' olan 2014 Raporu, söz konusu bu ortamın sonucudur.

Bu durumun, birinci derecede sorumlusu elbette ki AKP iktidarıdır. AKP iktidarı, bu eleştirilerden ders çıkarmak yerine, eleştiri kaynaklarını itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

Almanya Cumhurbaşkanı Gauck’a yönelik terbiye dışı tepkiler ile Freedom House’un raporunu 'Türkiye’ye karşı algı operasyonu' diye tanımlamak, bize 2000’li yılların ilk döneminde AK Parti’nin AB yollarını açmaya çalıştığı sıralardaki 'ulusalcı-darbeci koalisyonu'nun kullandığı söylemi ve bildik 'komplo teorileri'ni hatırlatıyor. 'Metal Fırtına'yı hatırlıyor musunuz?

AK Parti, AKP’lileşeli ve Türkiye’nin AB çıpası, bir 'Üçüncü Dünya-Tek Adam' yönetimine doğru taranmaya başlayalıberi, ister istemez, bunun görüntüsü özgürlüklerin yerini yasakçılık, demokrasi kavramının yerini 'milli irade' almaya başlıyor, ABD ve AB, özünde 'ulusalcı' bir söylemin hedefi oluyor.

Türkiye içine kapatılırsa, bu rotada ilerlenebilir. Türkiye ile dış dünya arasındaki her 'dalga boyu uyumu', en müptezel şekilde 'casusluk', 'hainlik' gibi etiketler ile önlenmeye çalışılır.

Bu gidişatın tehlikesi, 'ulusun düşüşü'nü getirecek olmasındadır. "Bu gidişat Türkiye’yi batırır" demekten kastımız budur. 

Tam da bu bağlamda, Radikal’de hafta başında Ezgi Başaran’ın Daron Acemoğlu ile yaptığı söyleşi, son dönemlerin en önemli söyleşileri arasındadır. Aslında, bu günleri anlamak ve anlatabilmek için, nice zamandır Daron Acemoğlu üzerine yazmak istiyordum. Çok geciktim. Radikal benden daha hızlı davranmış oldu.

Daron Acemoğlu, Nobel Ekonomi Ödülü alması beklenen dünyanın en önde gelen ekonomi kuramcılarından biri. 'Why Nations Fail- The Origins of Power, Prosperity, and Poverty' (Uluslar Niçin Düşer-İktidar, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri) adını taşıyan ve James A. Robinson ile birlikte kaleme aldıkları 2012’de yayımlanmış kitabı, dünyanın genelini ve özel olarak ülkeleri ve ulusları anlayabilmek için bir 'anıt-kitap' niteliğinde.

1990’lı yıllarda Jared Diamond’a Pulitzer Ödülü kazandırmış olan 'Guns, Germs, and Steel and Collapse' adlı kitabı, nasıl bir döneme damgasını vurduysa Daron Acemoğlu-James A.Robinson’un 'Why Nations Fail'i de 2010’ların en önemli kitaplarının başında geliyor.
15 yıllık bir çalışma ve araştırmanın ürünü olan kitap, ekonomi ile siyaset arasındaki çok güçlü ilişkiden hareket ediyor ve ulusların ve ülkelerin başarısını 'kurumlar'a bağlıyor. 'Kapsayıcı kurumları olmayan' ülkeler ve ulusların, 'düşme'sinin mukadder olduğu tezini işliyor. 'Kapsayıcı kurumlar'ı, 'hukuk devleti'nin kurumları ve 'hukukun üstünlüğü'nü güvence altına alan kurumlar olarak anlayabilirsiniz.
AB’nin 'Kopenhag Kriterleri'nde 'hukukun üstünlüğü' vurgusunun anlamı ve mahiyeti de anlaşılıyor. Başta ifade özgürlüğünü kapsayan basın özgürlüğü olmak üzere, özgürlükler, 'kurumlar'a sahip olmanın anahtarları.

Daron Acemoğlu, Ezgi Başaran’ın "Sizce Türkiye daha kapsayıcı kurumlara sahip olma yolunda mı ilerliyor yoksa aksi yönde mi" sorusuna "Bunu bana 2006’da sorsaydınız, 'kapsayıcı kurumlar yönünde emin adımlarla hareket halinde' derdim. Şu anda o kadar emin değilim. Genel olarak Türkiye’de birçok kurumsal sorun var. Özellikle ifade ve basın özgürlüğü, yargının tarafsız ve bağımsızlığı alanlarında. Bu alanlar son dönemde ciddi darbeler aldılar"' cevabını veriyor.

Acemoğlu terminolojisinde, 'kapsayıcı kurumlar', ülkelerin 'yükselişi'nin, 'dışlayıcı kurumlar' ise ülkelerin 'düşüşü'nün gerekçeleri. Ve şöyle diyor Acemoğlu: "Çoğunlukçu demokrasiler ya da kontrol mekanizmaları olmayan demokrasiler dışlayıcı kurumların ortaya çıkmasına ve kemikleşmesine neden olur."

Yani, böyle ülkeler ve uluslar 'düşer'ler.

Yani, mesele Tayyip Erdoğan değil. Ve mesele tam da yukarıdaki nedenlerle o.

'Düşmez kalkmaz bir Allah'!

http://www.radikal.com.tr/119086911908690