Düşündürücü bir Taksim-Gezi söyleşisi...

Biri Türkiye'nin Nobel ödüllü romancısı, diğeri Hindistan'ın çok ünlü bir edebi şahsiyeti...

Orhan Pamuk ile Pankaj Mishra isimlerini yan yana görünce, üzerindeki konu ne olursa okunur. Biri Türkiye’nin Nobel ödüllü romancısı, diğeri Hindistan’ın çok ünlü bir edebi şahsiyeti. Romanları kadar siyasi yazılarıyla da dikkati çekiyor.

Orhan Pamuk ile Pankaj Mishra, bizim kuşağın, bizden öncekilerin ve bizden sonrakilerin (Pankaj öyle sayılır, 1969 doğumlu) üzerinde kafa yorduğu, bizim dünyamıza özgü o adeta ‘ebedi ikilem’ üzerinde düşünüyorlar ve kalem oynatıyorlar. Doğu-Batı; Modernizm ile gelenek; Doğulu kalarak ama Batı’ya sırtını dönmemek; ama bunun nasıl yapılabileceğinin bitmez tükenmez arayışında bulunmak; en mükemmel sentezi aramak...

Orhan Pamuk’un başta Kar ve Benim Adım Kırmızı adlı romanlarının, bu ‘ikilemin irdelenmesi’ olduğunu ifade edenler var. Hatta, Orhan Pamuk’un kendisi Pankaj Mishra ile The New Republic’te yer alan söyleşisinin bir bölümünde, “Her ikisi, Benim Adım Kırmızı ve Kar, siyasi İslam’ın bir gün iktidara geleceği projeksiyonu ile yazılmışlardır” diyor.

Pankaj Mishra ise söyleşinin giriş bölümünde Orhan Pamuk’un Kar romanından söz ederken, romandaki karakterlerden birini Türkiye’de olduğu kadar, Mısır’ın da ‘hali vakti yerinde bir liberalinin korkunç çıkmazı’na işaret ettiğini belirtiyor.
Pankaj’ın bir sorusunda formüle ettiği ‘Orhan Pamuk kimliği’ de gayet çarpıcı: Bir Batı sanat biçemi olan romanda, (hep) Osmanlı tarihine, İslam tarihine başvuran ve çok büyük ölçüde laik elite mensup bir yazar...

Pankaj Mishra, Orhan Pamuk’un bir Hintli versiyonu sayılabilir mi acaba? Dünyamızın dikkate değer entelektüellerinden biri olduğu kesin zaten. Nitekim, Foreign Policy dergisi tarafından ilan edilen ‘En önemli 100 küresel düşünür’ listesinde yer almıştı. The Economist’in onu ‘Edward Said’in halefi’ olarak tanımlamış olması, kimliği ve kişiliği hakkında fikir verebilir. 2012’de yayımlanan ve o yılın ‘İngilizce yayımlanmış edebi olmayan en iyi kitabı’ diye de tanımlanan siyasi yapıtı, ‘From the Ruins of Empire: The Intellectuals Who Remade Asia’ (İmparatorluğun Enkazından: Asya’yı Yeniden Meydana Getiren Entelektüeller), Edward Said’in ‘Oryantalizm’ adlı başyapıtından bu yana, o alanda yazılmış en parlak eser sayılıyor.

Bu Pankaj Mishra ile Orhan Pamuk’un bir araya gelmesine ilham veren ‘Taksim-Gezi olayları’. Pankaj Mishra’nın sorularına Orhan Pamuk’un verdiği cevapları okuyunca, neredeyse kelime kelime aynı duyguların bende uyanmış olduğunu düşünerek heyecanlandım.
Arşive baktım; Gezi ve sonrasında bu köşede yayımlanmış –AK Parti’nin partizan çevreleriyle onunla yoğun çıkar ortaklığına girmiş ‘Beyaz Türkler’de büyük hayal kırıklığına yol açan- 12 yazı yazmışım. İlki 2 Haziran tarihini taşıyor; Tayyip Erdoğan’ın gelişmeler hakkındaki ilk konuşmasını dinlerken (yani 1 Haziran öğleden sonra) sıcağı sıcağına yazdığım satırlar şöyle olmuş:

“Taksim Gezi Parkı’nın tetiklediği ve dün sabaha kadar neredeyse tüm İstanbul’u ayakta tutan olayların ardından ilk kez Başbakan Tayyip Erdoğan dün öğle saatlerinde konuştu ve son dönemlerde çok kişide –ben dahil- alışkanlık haline getirdiği üzre, bir kez daha ‘hayal kırıklığı’na yol açtı.”

Tarih 1 Haziran. Hiç kimsenin, ne benim ne de Orhan Pamuk’un, o gün meydana gelen (ve kaç gün daha, nasıl süreceğini ve nasıl sonuçlanacağını o sırada bilmediğimiz) olayların arkasında ‘faiz lobisi’ bulunduğundan, bu olayların ‘Tayyip Erdoğan ve AK Parti iktidarını yıkmak amaçlı bir uluslararası komplo’ olduğundan ya da ‘telekinezi yöntemiyle Tayyip Erdoğan’a karşı suikast hazırlandığı’, ayrıca Frankfurt’un yerini alabileceği korkusuyla İstanbul’u bir hava trafiği hub’ı çıkarmak isteyen Lufthansa’nın, dolayısıyla Angela Merkel ve Almanya’nın Gezi olaylarını Gezi olayları üzerinden Türkiye’yi vurmak hesabı güttüklerinden haliyle haberimiz yoktu ve olamazdı. Bu fantastik saçmalıkları ortaya atan bir kişinin, kısa süre sonra Tayyip Erdoğan tarafından ‘Başdanışman’ yapılacağını aklımızdan geçiremezdik. İhtimal de veremezdik.

Taksim Gezi’nin üzerinden belirli bir ‘sindirim süresi’ geçtikten sonra ve konuyu enine boyuna düşündükten sonra Orhan Pamuk kalibresindeki bir entelektüel, Pankaj Mishra’nın “Son olaylara geri dönersek, siyasi İslam’ın muhafazakâr türlerinin, bu milyonlarca insanın demokratikleşme döneminde şehirlere geliyor olması ve insanların siyasi tercihlerini ifade edebilmeleri sayesinde gelişeceğini (gelişmeye devam edeceğini) düşünebiliyor musunuz?” sorusuna şu cevabı veriyor:

“Kısmen. Taksim ve Gezi Parkı olaylarında gördüğünüz şudur: Bir ülke zenginleştikçe, bireysellik duygusu daha güçlü oluyor. Artık onu eski otoriter yolları kullanarak yönetemezsiniz. Erdoğan’ın yaptığı gibi medyayı kontrol etseniz bile, bireyler sokağa çıkarlar ve parkta isyan ederler. Siyasi partiler bunu yönetmeye ehil değillerdi. Eğer herkes sınırlarını bilirse (ve buna riayet ederse), ılımlılar ve modern birey, bir toplumda bir arada yaşayabilirler. Buradaki sorun, Erdoğan’ın eski tür, 1930’ların yöneticisi gibi davranmasıydı. Her şeyi o yapacak, her şeyi o yönetecek. ‘Yüzde ellim var, kesin sesinizi’ diyor. Yüzde ellin olabilir ama bizim tümüyle sana benzemeyen yetmiş iki milyon insanımız var.
Taksim olayları, Erdoğan’a veya Türkiye’nin gelecekteki herhangi bir liderine ya da dünyanın bu bölgesindeki herhangi birine, bir ülke çok zenginleştiği ve karmaşıklaştığı takdirde, lider kendisinin çok güçlü olduğunu zannedebilir ama bireyler de çok güçlü olduklarını hissediyorlar. Ve, sokağa çıkıp parka giderek ‘Hayır’ diyorlar. Bir siyasi partileri ve programları olmayabilir ama sokağa çıkıp etkili bir ‘Hayır’ diyebiliyorlar. Bundan ötürü çok mutlu oldum.

Uzun vadede, Erdoğan tarafından çok büyük ölçüde kötü yönetilmiş olan bu Taksim olayından yola çıkarak, Türkiye’yi kovmak amacıyla kullanmasının büyük bir yanlış olacağı düşüncesindeyim. Taksim Meydanı’ndaki insanlar –hepsi de siyaseten doğruyu temsil ediyor değildi- yeni, yükselen Türkiye’nin bireyselliğini temsil ediyorlardı. Onlara bakıp, ‘Bunlar bizim değerlerimizi paylaşan ve Avrupa fikrine olumlu katkı yapan modern bireylerdir’ demeniz gerekiyor. Erdoğan’ı cezalandırmak için Türk halkını cezalandırmak yanlıştır...”

AK Parti’nin akıl tutulmasına uğramış partizanları, Gezi’yi böyle değerlendirmiş olsalardı, bugün Türkiye bambaşka bir noktada olurdu. Olan biteni, ne olduğu gibi ve ne de olması gerektiği gibi değerlendirememeleri ve bu konuda yarattıkları büyük hayal kırıklığı, büyük ölçüde ‘kültürel yoksulluk’ ile ilgili.

Bu noktada Pankaj Mishra’nın “... Türkiye neden İslamcı olmaya dönüştü? Laikleşmenin ilerici siyasi güçlerin ve ilerici sanat biçemlerinin gelişmesine yol açacağı varsayımı vardı, ama şimdi Türkiye geriye gidiyor ve daha fazla Müslümanlaşıyormuş gibi görünüyor” sorusuna Orhan Pamuk ilginç bir cevap veriyor:

“Siyasi ve aynı zamanda kültürel olarak, bu değişimin gerçekte o kadar derin olmadığını söyleyeceğim. Mensup olduğum sınıfın, artık siyasi gücü kalmadı ama benim kuşağımın kültürel güce sahip olduğunu hissediyorum. Ve evet, Türkiye, İslamcı muhafazakâr bir hükümete sahip olabilir ama öte yandan kültürel olarak o kadar güçlü değiller. Kültür, solcular demeyeceğim ama, kesinlikle laikler tarafından temsil ediliyor...”

İki ay önce, Gezi’nin ilk gününde yazdığımız ve tartıştığımız ile iki ay sonra bugün geldiğimiz nokta, Gezi’nin etkili sonuçlarını yansıtıyor. Türkiye’de hiçbir şey, bundan böyle, Gezi yaşanmamış gibi olmayacak.

Gezi’yi ve sonuçlarını tartışmaya devam edeceğiz...