El Cezire'den İmralı'ya: "Maşrık'ta Kürt Meselesi"

Türkiye'nin Kürt sorununun üstesinden gelmesi, tüm bölgede 'zincirleme reaksiyon' halinde Kürt sorununun çözümünü tetikleyecek.

Gece yarısı Doha’ya indiğinizi bilmeseniz, New York’ta Manhattan’a geldiğinizi zannedebilirsiniz.

Katar’ın başkentine son 10 yıl içinde çok kez geldim ve her gelişimde çöl üzerinde, Körfez kıyısında inşa edilen gökdelen sayısının arttığına tanık oldum. En son yaklaşık iki yıl önce, Bahreyn’den Şam’a gitmeyi tasarlarken, Ahmet Davutoğlu’nun ani bir kararıyla Libya’daki gelişmeleri görüşmek üzere, gecenin bir vakti Doha’ya gelmiş ve sabaha karşı Şam’a gitmek üzere havalanana kadar kalmıştım. O vakit, Doha’nın Manhattan’ı andırmakta olduğuna kanaat getirmiştim. Artık olmuş. Doha, karanlıkta –ama karanlıkta- Manhattan’a benziyor.

Şam’a uçmak üzere Katar’a son gelişimde, Suriye’deki olaylar henüz iki haftalıktı. Ürdün sınırındaki Deraa’da cereyan ediyordu; bir-iki ve az katılımlı gösteri de Şam’da yapılmıştı. O kadardı.

Daha iki sene dolmadan, bu kez, Katar’a Suriye Ulusal Konseyi Başkanı ve “Suriye Devrimci Güçler ve Muhalefet Koalisyonu” adlı ve yaklaşık bir buçuk ay süre önce burada, yani Katar’da, Doha’da kurulmuş olan yeni çatı muhalefet örgütünün Başkan Yardımcısı George Sabra, SUK’un bir önceki başkanı Abdülbaset Seyda (Kürt), Yürütme Kurulu üyesi Abdülahad Asteifo (Süryani), bir grup Suriyeli muhalif ile birlikte geldim. Abdülbaset Seyda, Mardin-Nusaybin arasında, sınırın hemen dibindeki Amude’den. Abdülahad Asteifo ise Kamışlı’da oturuyormuş ama Midyatlı olduğunu söylüyor. “Neresinden?” soruma, “Midyat-Nusaybin arasında bir köyden” cevabını veriyor.

Suriye muhalefetiyle iç içe olmakta şaşırtıcı hiçbir şey yok. Suriye’nin Kürtleri ve hristiyanlarını, “Türkiye’nin kültür iklimi” içinde görmek gerek.

Doha’da uçaktan inerken, George Sabra’ya SUK’un “Suriye Devrimci Güçler ve Muhalefet Koalisyonu”nun “belkemiği” sayılıp sayılmayacağını söylüyorum. “Tam olarak öyle” diyor.

“Tam olarak öyle olduğu”ndan tam olarak emin değilim. SUK’un hatta yeni örgütün Suriye’deki muhalif “silahlı güçlere” ne kadar hükmettiği, bunları ne kadar kontrol edebildiği belli değil.

Doha’da Müslüman Kardeşler’in SUK’taki Yürütme Kurulu üyesi Ahmet Ramadan ve Sadrettin Ali Beyanuni ile de birlikteyiz. Sadrettin Ali Beyanuni ile bu vesileyle tanışmam benim açımdan çok ilginçti. Beyanuni’yi yıllardır çeşitli vesilelerle Müslüman Kardeşler’in “en çağdaş yüzü ve yorumu” olarak o kadar çok anlatmıştım ki, yüz yüze hiç gelmemiş olmam tuhaftı. Kafamda canlandırdığım tipten hayli farklı bir Sadrettin Beyanuni ile karşılaştım.

Beyanuni, 1996 yılından 2010 yılına dek, Suriye Müslüman Kardeşleri’nin, örgütün “imajını değiştiren” lideriydi ve 2000 yılından bu yana Londra’da yaşıyor. Müslüman Kardeşler’in daha ılımlı kolu sayılan “Halep ekibi”nden; yerine gelen yeni yönetim “Hama ekibi” olarak biliniyor. Bununla birlikte, Doha’da öğrendiğime göre, her iki “kanat”, oldukça yakınlaşmışlar ve Mısır’da ve Tunus’ta olduğu gibi, bir “siyasi parti” kurma hazırlığındalar. Doha Hilton’un konferans salonunda tam karşımda oturan Beyanuni’nin önünde kocaman bir Toshiba, ilk oturumda sürekli bilgisayarına yazı yazması dikkatimi çekmişti. Benim bu satırları yazdığım şu sırada, Toshiba’sını açmış, bilgisayarının ekranına bakarak, kürsüde konuşmasını yapıyor.

“Selahaddin Eyyubi”yi hatırlatarak başladığı konuşmasında, Suriye muhalefetinin yapısını ve bu arada ayrıntılı biçimde Suriyeli Kürt örgütlerinin kimler olduğunu, konuya nasıl baktığını anlattıktan sonra, Suriye’de rejimin düşmesinden sonra “Suriye Kürt halkının kültürel ve toplumsal haklarının yerine getirileceğini”, Kürtlere ilişkin “her türlü ayrımcılığa” son verileceğini bildiriyor.

Tanıdık ve itirazı olmayacak türden olumlu bir bakış açısı ama pratikte ne kadar işlerliği var; sorgulanmaya muhtaç. El Cezire’nin “düşünce kuruluşu”, Arapçası ile “Merkez el-Cezire el-Dirasat”ın düzenlediği bir toplantıdayız. Toplantının başlığı ise “El Mesele Kurdiyye fi el-Maşrık”. Yani, “Ortadoğu’da Kürt Meselesi”.

Arapların “Kürt meselesi”ni İranlıları, Türkleri, bazı Kürtleri ve çeşitli Arap uzmanları getirerek tartıştığı görülmüş şey değil. Böyle bir toplantı ilk kez ve Katar’da yapılıyor. Bunu bir kenara not etmek ve bundan bir anlam çıkarmak gerekiyor.

İran, konunun bir miktar “kıyısı”nda gözüküyor. Zaten, toplantıya katılan İranlılar, “İran’da Kürt sorunu” olmadığını “zira Kürtlerin her zaman İran’ın bir parçası olarak kabul edildiğini, bir azınlık olmadığını” vurguladılar. Üstü kapalı biçimde, Kürtlerin “İrani” bir halk olduğunu ifade etmek istediler.

Bazı Iraklılar, “Irak’ta Kürt meselesi” başlığına itiraz ettiler. Irak’ta “Kürdistan” diye bir bölge olduğunu, orada bir Kürt yönetimi bulunduğunu ve “Irak federalizmi” ve Irak’ın yeni anayasal yapısıyla “Irak’ta Kürt sorunu”ndan artık söz edilemeyeceğini bildirdiler. Bununla birlikte, Irak’ta değişik konumlarda bulunan konuşmacılardan, ülkede keskin bir “Şii-Sünni çekişmesi” bağlamında bir “mezhep gerilimi” ve aynı zamanda bir etnik bağlamda “Arap-Kürt gerilimi”nin devam ettiği, ağızlarından çıkan her cümleden belliydi.

Sonuç olarak, “Maşrık’ta Kürt meselesi”, kala kala Türkiye ve Suriye’nin üzerine kalıyor. Bu hal, kendiliğinden, Türkiye’nin Kürt sorununun üstesinden gelmesinin, tüm bölgede “zincirleme reaksiyon” halinde Kürt sorununun çözümünü tetikleyeceğinin ipuçlarını veriyor.

Şu anda SUK Başkanı George Sabra kürsüde. Bir El Cezire görevlisi, yanımıza gelip, “Mülahazatınız var mı?” diye soruyor, yani konuşmalar tamamlandıktan sonra “yorum yapmak için söz alacak mısınız?” demeye getiriyor. “Yok” diyorum, “dinliyoruz…” Sol yanımda oturan SUK’un Yürütme Kurulu’nun Süryani üyesi Abdülahad Asteifo’nun kulağına eğilip takılıyorum, “Biz Türkler, şu sırada, Suriyeli Kürtlerle ilgili tartışmalarda dinlemede kalmalıyız..” Birden aklıma geliyor, “PYD’den kimseyi tanıyor musunuz?” diye soruyorum. Asteifo, “Tabii tanıyorum” diyor. Liderini de tanıyormuş.

“Bu toplantıda olmaları gerekmez miydi?” soruma “Çağrılmadılar” diye karşılık veriyor. PYD’nin Suriye Kürtleri üzerindeki ağırlığını ve bu ağırlığın sadece rejimle ilişkilerinden ve daha da önemlisi silahları olmasından kaynaklanmadığını kabul ediyor. “Çağrılsalar gelirlerdi” diye de ekliyor.

Katar’daki El Cezire’nin toplantısı ilginç. El Cezire, Arapça, hem “ada” hem de “yarımada” anlamına gelir. Burada, Katar’ın kastedildiği bir isim. Bu “ada”, şimdi “Maşrık’ta Kürt meselesi”ne el atmış ama buradan da gözükebiliyor ki, çözüm ya da Suriye’deki “mesele” de dahil, ilerlemenin, bizdeki “ada”dan geçme ihtimali çok daha güçlü.

“İmralı süreci”nin verebileceği olumlu sonuçlar, “Maşrık’ta Kürt meselesi”ni çözmek bakımından daha etkili olacak. Öyle görünüyor…