Erdoğan-Akıncı atışmasını anlama kılavuzu

Tayyip Erdoğan, birçok konuda olduğu gibi, Türkiye'nin yakın çevresine ilişkin 2000'lerin başında -büyük ölçüde Abdullah Gül'ün eseri olduğu şimdilerde daha iyi anlaşılan- dış politikasında "U-dönüş" yaptı. Kıbrıs da bu konuda bir istisna değil.

Kıbrıs Sorunu ile büyüdük. Çocukluk anılarımız içinde tanık olduğumuz ilk kitle gösterileri, 1950’lerde, Kıbrıs ile ilgiliydi. 1960’larda Kıbrıs için yürüyenler arasına katıldık. 1970’lerle birlikte, özellikle 1980’lerden bu yana Kıbrıs için kalem kullandık. Ada’ya gidiş gelişlerimizin sayısını unuttuk.

2000’lerde sorunun tarihindeki en büyük çözüm umudunu oluşturan –Rumların “hayır” oylarıyla boşa çıkartılan- Annan Planı’nı destekledik. Çözüm umutları çoktandır sönük kaldı.

Mustafa Akıncı’nın yüzde 60 oranında KKTC Cumhurbaşkanı seçilmesi bütün bu nedenlerden ötürü heyecan verici. Bir “bahar yağmuru” gibi geldi üzerimize.

Mustafa Akıncı, yaşıtımız. Eski bir dost. Ankara’da aynı yıllarda üniversite iklimini soluduk. Ayrıca, uzun yıllar içinde Kıbrıs’a gidiş gelişlerde çok kez görüştüğümüz, çizgisinden hiç sapmayan ve büyük deneyim ve birikim sahibi bir siyaset adamıdır.

KKTC halkının onu çok önemli bir oy oranıyla cumhurbaşkanlığına getirmesi, Türkiye’ye yönelik “mesajı” olan, Türkiye’nin yakın geleceğinde “sonuç üretmeye aday” çok önemli bir gelişmedir.

Akıncı’nın seçim kampanyası iki temel sütuna dayandı:

1.    Kıbrıs sorununun çözümü yönünde güçlü bir iradeyi dile getirdi;

2.    Türkiye ile ilişkileri iki eşit ülke zemininde yeniden şekillendirmekten söz etti.

Şunun şurasında on gün önce İsveç’te bir konferansta birlikte olduğum Doğu Akdeniz Üniversitesi profesörlerinden, Kıbrıslı dostum Ahmet Sözen, seçimlerin bir “referandum ortamı”nda cereyan ettiğini söylüyor. Referandumun, “statükodan yana olanlar” ile “değişimi, temiz siyaseti ve Kuzey’de dürüst yönetimi” isteyenler arasında olduğunun altını çiziyor.

“Çözüm”ün “iki devlet ve iki toplum” arasındaki bir “federasyon”dan geçtiğini eklemeye gerek yok.

Türkiye’deki AKP iktidarının desteğindeki Derviş Eroğlu, “statüko”yu ve “çözüm karşıtlığı”nı temsil ederken, Mustafa Akıncı, “değişim”i, “çözüm”ü, “Türkiye ile KKTC arasında eşitlik kurulmasının gereği”ni temsil ediyordu.

Tayyip Erdoğan’ın Mustafa Akıncı’nın seçildiği gün “ağzından çıkanı kulağı duysun” diye KKTC Cumhurbaşkanı’nı paylamaya kalkışması ve “anavatan-yavru vatan ayrımı”nda ısrar etmesi, Erdoğan’ın artık herkesi alıştırmış olduğu “gafları”ndan biri değildir. Bakış açısını yansıtıyordu.

Tayyip Erdoğan, birçok konuda olduğu gibi, Türkiye’nin yakın çevresine ilişkin 2000’lerin başında –büyük ölçüde Abdullah Gül’ün eseri olduğu şimdilerde daha iyi anlaşılan- dış politikasında “U-dönüş” yaptı. Kıbrıs da bu konuda bir istisna değil.

Yani, Erdoğan, Kıbrıs’ta “statüko”dan ve “çözümsüzlük en iyi çözüm politikası”ndan yana bir konuma kaymış durumda. Türkiye’nin “derin devleti”nin Kıbrıs yaklaşımı zaten oldum olası buydu. Dolayısıyla, Erdoğan ile “derin devlet” arasındaki –şayet “izdivaç” değilse- “flört”, Kıbrıs yaklaşımında da kendisini ortaya koyuyor.

Yani, Tayyip Erdoğan ile Mustafa Akıncı arasında daha Akıncı’nın KKTC Cumhurbaşkanı seçilmesinin üzerinden 24 saat geçmeden patlak veren polemik, bir rastlantı değildir.

Mustafa Akıncı, Kıbrıs Rum tarafıyla çözüm görüşmeleri için seleflerinden M. Ali Talât’a oranla daha şanslı. M. Ali Talât, kendisiyle ideolojik yakınlık içinde olduğu varsayılan Hristofyas ile aynı dönemde KKTC Cumhurbaşkanı idi. Ne var ki, Hristofyas, Annan Planı’na “hayır” oyu kullanmış olan AKEL’in lideriydi, İkisi arasında bir “çözüm”e ulaşılamadı.

Şu anda Kıbrıs Cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan Rum lideri Nikos Anastasiadis, Annan Planı’nı savunan az sayıdaki Rum siyasi şahsiyetlerinden biriydi. Akıncı ile Anastasiades’in birlikte yol alma şansı fazla. The Guardian başyazısında Anastasiades’e ilişkin olarak bu ilginç hatırlatmayı yaptı.

Kıbrıs’ta “çözüm umutları” canlandı. Şimdi 4 Mayıs’ta BM gözetiminde başlayacak doğrudan görüşmelere dikkat!

Neye dikkat?

Şuna: KKTC’de, Anastasiades’le birlikte çözüme doğru yol alması muhtemel, “solcu-laik” Mustafa Akıncı’yla “statükoya darbe vurulması” üzerine çok rahatsız olan Ankara, (Tayyip Erdoğan olarak okuyabilirsiniz) Kıbrıs “çözüm süreci”ni “sabote etmeye” çalışacak mı? Ne yapacak?

Türkiye ile KKTC’nin “eşit” olduğunu kabul etmek yerine, “anavatan-yavru vatan asimetrisi”nde ısrar etmenin, “paranı ben veriyorum, düdüğünü ben çalıyorum” tavrıyla, KKTC’nin “iradesi”ne yönelik saygısız bir dil kullanmanın anlamı ne olabilir ki?

Ankara ile Akıncı’nın Lefkoşa’sı arasındaki ilişkilerin geleceğinin sorunlu yüklü olabileceği iması, Yavuz Baydar’ın “Kuzey Kıbrıs’ta solcu zaferini ne anlama geliyor?” başlıklı Today’s Zaman yazısındaki şu bölümde mevcut:

“Bir başka anahtar nokta, Akıncı ile Ankara arasındaki ilişkilerin ‘yeni dönem’e yardımcı olup olmayacağı. AKP’nin son seçim kampanyasına karışmamayı seçmiş olmasına rağmen, Kıbrıs Türk oyundaki güçlü dönüş güçlü İslamcılık ve ‘Kulturkampf’ tonları taşıyan AKP politikalarının reddedilmesi olarak okunabilir. Seçim sonucu, Kıbrıs Türklerinin laiklik değerlerine sarıldığını göstermiş olmasından ötürü Batılı güçleri rahatlatmış olmalıdır. Bu, Kıbrıs Rumlarının olduğu kadar adanın çıkarlarına da yararlı stratejik bir unsur olarak kaydedilmelidir.”

Akıncı ile birlikte AB yani Avrupa yönünde “yakınlaşma”ya yönelecek bir KKTC’nin, son dönemlerde –özellikle 1915’in 100. Yıldönümüyle birlikte- Avrupa’dan daha da uzaklaşmaya başlayan Erdoğan tarafından yönü kesilmek istenebilir.

Türkiye’nin yakın geçmişi, Tayyip Erdoğan’ın “çözüm süreçleri”ni nasıl yolundan çıkarttığının örnekleriyle doludur. Bunların başında 2008’de Abdullah Gül damgası taşıyan “Ermenistan ile normalleşme” geliyor.

Tayyip Erdoğan “Ermenistan ile normalleşme” sürecine, Abdullah Gül’ün Erivan’a ayak bastığı gün, daha işin en başında taş koymuştu. “Erivan Ziyaretine Düşen Erdoğan Gölgesi” başlıklı ta 9 Eylül 2008 tarihli Radikal yazımın şu bölümünü bir kez daha dikkatlere sunmalıyım:

“6 Eylül’de Gül’ün Erivan ziyaretinden sonra açılan yoldaki muhtemel engellerden ve potansiyel zorluklardan söz ediyoruz. Oysa, bu ziyaretin, yapıldığı gün bizzat Başbakan Erdoğan tarafından sabote edildiği görünümü ortaya çıktı.

Bir başbakan, kendi iktidar döneminin ‘en dramatik’ dış politika hamlesinin yapıldığı gün, bugüne dek görülmemiş biçimde Aydın Doğan’ın adını vererek ve gayet ağır suçlamalarla koca bir medya grubuna karşı savaş ilan eder mi? Cumhurbaşkanı’nın Erivan ziyaretinin gündemini böyle çalar mı? Ziyaretin değerine böyle gölge düşürür mü? Tüm kamuoyunun dikkatlerini, bambaşka ve üstelik gerilimli bir yöne doğru çeler mi? Başbakan, Türkiye’nin en anlamlı siyasi adımlarından birine gölge düşürmekle kalmadı, giriştiği ‘medya savaşı’ nedeniyle söz konusu politikanın geleceğini de tehlikeye soktu.”

Sonrasında ne olduğunu ise Suat Kınıklıoğlu’nun dünkü Radikal’de yer alan “Ermenistan ile normalleşemememin kodları” başlıklı gerçekten tarihi değerdeki yazısından okuyabilirsiniz. Suat Kınıklıoğlu, o yıllarda AKP milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkan Yardımcısı idi. Radikal yazısı bugüne dek hiç yayımlanmamış özel bilgiler içeriyor. 

Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya Tayyip Erdoğan dış politikası, “çözümsüzlük en iyi çözümdür” ve “statüko” üzerine kuruldu. “Statüko”yu zorladığı tek alan, “Müslüman Kardeşler iktidarlarına dayalı” yapılar kurulmasını zorladığı Ortadoğu.

O politika ise yürümüyor ve Türkiye’yi çok tehlikeli bir labirentin içine itiyor.