Ermeniler olmasaydı, İstanbul İstanbul olur muydu?

Gidin İstanbul Modern'e, 'İstanbul'un Ermeni Mimarları' sergisini gezin. 'Yalanda yaşama'nın dışına çıktığınızı görürsünüz. 'İç huzur'a erersiniz.

İstanbul tartışmasız dünyanın en başdöndürücü şehirlerinden biri, belki de birincisi. İstanbul’un olağanüstü özelliklerinden biri Allah vergisi doğal konumundan kaynaklanıyor. Dünyanın ‘içinden deniz geçen’ tek şehri o. Boğaziçi, nehir halindeki deniz.. Eşsiz güzellikteki Boğaziçi, onun Marmara yönündeki ağzının hemen kenarından kıvrılıp içeri dönen Haliç, ‘boğaz’ın iki yakası, Marmara’da az ötede doğal tespih taneleri gibi dizilmiş güzel ve özgün Adalar...
İstanbul’u olağanüstü yapan bir başka özelliği ise ‘insan yapımı.’ Yani, mimarisi; şehre kimliğini veren binaları. 

Allah vergisi ve insan eli
‘Allah vergisi’ ile ‘insan eli’nin ‘izdivacı’nın ürünü bir şaheser İstanbul.
Şimdi sıkı durun. İstanbul’u eşsiz kılan o ‘insan eli’nin yapımlarına ve üzerindeki imzalara bir göz atalım.
Haliç çevresinden başlayalım; Cibali Tütün Fabrikası binası (bugünkü Kadir Has Üniversitesi). Mimar Hovsep Aznavur. Aynı imzayı Sirkeci’deki tarihi Sansaryan Hanı’nın ve Fener’deki ünlü çelik döküm Bulgar Kilisesi’nin de üzerinde görüyoruz. Ve bir de Galatasaray’ın benzersiz binası Mısır Apartımanı’nda.
Haliç’in karşı kıyısına hükmeden Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nin mimarının adı Adam Tahtacıyan. Tünel’deki Hidivyal Plas’ın mimarı da o. Tünel’e adını verdiren Metro Han’ın mimarı ise Mikayel Nurican.
Kadıköy’ün en tarihi mekânlarının başında gelen Süreyya Sineması’nı Keğam Kavafyan yapmış. Kadıköy Belediye Binası’nı ise Yetvart Terziyan. Fatih Belediye Binası’nı da.
Büyükada İskelesi’nin imzası Mihran Azaryan’a ait. Bugün Büyükdere’de Sadberk Hanım Müzesi olan güzel binanın orijinal adı Azaryan Yalısı, mimarı ise Andon Kazazyan. 

Silinmez Balyan imzası
Gelelim ‘Osmanlı saray mimarları’ olan Balyan ailesine..
Garabed Amira Balyan imzasını taşıyan yapılar: Dolmabahçe Camii, II. Mahmud Türbesi-Çemberlitaş, Harbiye Mekteb-i Harbiye, Kuleli Süvari Kışlası (bugün Kuleli Askeri Lisesi)-Vaniköy, Dolmabahçe Sarayı!
Krikor Amira Balyan’ın yaptıkları: Nusretiye Camii-Tophane, Selimiye Kışlası-Üsküdar.
Gelelim Nigoğos Balyan’a: Küçüksu Kasrı, Dolmabahçe Sarayı’nın o muhteşem işlemeli Saltanat Kapısı ve o muazzam avizenin indiği Muayede Salonu, Ihlamur Kasrı.
Sırayı Sarkis Balyan alıyor: Beylerbeyi Sarayı, Akaretler, Maçka Karakolhanesi ve Silahhanesi (bugün İTÜ İşletme Fakültesi ve İTÜ Yabancı Diller Okulu), Sadabad Camii-Kâğıthane, Harbiye Nezareti (bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlük binası), Çırağan Sarayı.
Unutmadan, en eski Balyan’lardan birinin, Senekerim Balyan’ın İstanbul’a attığı silinmez bir imza var: Beyazıt Kulesi!
İstanbul’da geriye ne kaldı ki! 

Ya Mimar Sinan!
Karaköy, Sultanhamam, Beyoğlu, Osmanbey, Şişli, Adalar ve ‘boğaz’daki çok sayıda kilise, sayısız apartman, görkemli yapı, merdiven, bent, vs’yi de yazmaya kalksak, yer bulamayız.
İstanbul Modern’de ‘Batılılaşan İstanbul’un Ermeni Mimarları’ adlı serginin açılışında, bir bölümünü yukarıya aktardığım İstanbul eserlerinin kimlerin elinden çıktığını öğrendiğimde, şaşkınlıktan kalakalan çok kişiden biri bendim.
İstanbul’da doğmadım ve İstanbul’da büyümedim. Ama 36 yıldır aralıksız yaşadığım ve kendimi kendisine ait hissettiğim harikulade şehrimi harikulade yapan eller ve beyinlerin bir kısmını yeni öğrenmiş biri olarak, şükran duygularına karışan şaşkınlık içindeydim.
‘Hrant’ kitabının İstanbul’da doğmuş, büyümüş ve ömrü boyunca İstanbullu olmaktan özel bir gurur duyan yazarı da şehrinin kimlerin eseri olduğunu ilk kez öğreniyor olmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Bir ara kulağıma eğildi, “Anlaşılan Ermeniler olmasaymış, İstanbul olmayacakmış” deyiverdi.
Bir an itiraz etmeyi düşündüm, vazgeçtim. “Düşün ki, bunlara Mimar Sinan’ı eklememişler” diye ekledim. Süleymaniye Camii başta, Şehzadebaşı, Piyale Paşa, Mihrimah Sultan camileri, nice çeşmeler ile İstanbul’u ve kendisini ölümsüzleştirmiş olan ‘Büyük Usta’ Kayseri’nin Ağırnas köyünden getirilen ve devşirilen bir Ermeni idi. 

İstanbul’daki Anadolu
Sinan aklıma gelince, aklım dört yıl yatılı ortaokul okuduğum Kayseri’nin Talas beldesine gitti. Okulumuz, yüksek bir tepenin üzerine kuruluydu ve Ağırnas oradan görünürdü.
Bu arada Balyan ailesinin kökeninin Kayseri’nin Derevenk’inden olduğunu da İstanbul Modern’deki sergiyi gezerken öğrenip, düşüncelere daldım. Derevenk, Talas’ta bizim okulun hemen arkasında, sık sık gezintiye çıktığımız vadi idi.
İstanbul’un İstanbul olmasında ‘Anadolu Ermenileri’nin –Sinan’dan Balyan’lara- tartışılmaz katkısının önünde saygı ile eğilmeliyiz ve 1915’in ülkemizi nasıl ‘çölleştirmiş’ olduğunun üzerinde hepimiz düşünmeliyiz.
Bütün katliamların, her türlü ‘soykırım’ın, her türlü zulüm ve ‘inkâr’ın ve ‘yalan tarih’in ülkemiz için nasıl bir ‘yoksulluğa’ yol açmış olduğunu hissetmeliyiz. 

Yalanda yaşamaya son
Hasan Cemal, birkaç gün önce şöyle yazdı: “1960’ların başında ben siyasetbilimi okudum Ankara’da. Dört yıl boyunca Mülkiye’de kimse bana örneğin Kürtleri, Kürt isyanlarının nedenlerini, Alevileri ve inançlarını, bu ülkenin toplumsal dokusuyla kimlik meselelerini öğretmedi. 1915’in gerçek yüzünü, Ermenilerin acılarını kimselerden duymadım. Dersim’e gelince isyandı, o kadar. Oysa Dersim isyan değildi. 6-7 Eylül de bizim tarih kitaplarının yazdığı gibi değildi. Uzun lafın kısası: Yalanda yaşatıldık. Yalanda yaşayan çoğu insan gibi, toplum olarak da kendi kişiliğimizi bulamadık, olgunlaşamadık. Bu yüzden de iç huzuruna eremedik, iç barışımızı yakalayamadık...”
Gidin İstanbul Modern’e, ‘İstanbul’un Ermeni Mimarları’ sergisini gezin. ‘Yalanda yaşama’nın dışına çıktığınızı görürsünüz. ‘İç huzur’a erersiniz.
İstanbul’u artık daha farklı gözle seyreder, başka türlü yaşarsınız. ‘İç barış’a doğru nasıl yol alabileceğimizi keşfetmeye başlarsınız.