Eski dostlar...

Süleymaniye'de yaklaşık dört yıllık bir aradan sonra Mam Celâl ile hasret giderirken, Adil Abdülmehdi'nin de benim ardımdan "eski dostunu" ziyarete geleceğini öğrendim.  Kurdsat kanalında Mam Celâl'e benim ve arkamdan Adil'in yaptığı ziyaret, birinci haber olmuştu
Eski dostlar...

Celâl Talabani, Ortadoğu’nun son yarım yüzyılına, hatta daha fazlasına damgasını vurmuş olan “tarihi” şahsiyetlerin belki de en sonuncusu idi. Ya da onlardan hâlâ hayatta olan ve aktif siyasi rolüne devam eden pek az kişiden biriydi.

Sevgi ve saygı karışımı bir anlam ve vurguyla, önce yoldaşları ve dostları, daha sonra tüm Kürt halkı, giderek Irak’ın tümü ve nihayet herkes, ona “Mam Celâl” diye hitap etmeye başladılar.Kürtçe “Amca” anlamı taşıyan “Mam” resmileşti. Öyle ki, Celâl adı söylenmeden, ona protokolde  “Ekselans Cumhurbaşkanı Mam”  diye hitap edildiğini bile işittim.

Celâl Talabani ya da Mam Celâl, 82 yaşında. 1933 doğumlu. Aktif ve etkili siyasi hayatı çok genç yaşında başlamıştı. 1950’lerin ilk yarısından itibaren,  tarih basamaklarını adım adım tırmanarak, Irak’ın demokratik yoldan seçilmiş ilk ve aynı zamanda ilk Kürt cumhurbaşkanı olana dek, ardında 60 yıla yakın bir süre bırakmıştı. İlk kez 2005’te Irak Cumhurbaşkanı seçildi. 2010’da ise ikinci kez.

Onunla ilk kez Beyrut’ta 1973 yılında biraraya gelmiştim. Dile kolay, onunla çok özel dostluğumuz yarım yüzyıla yaklaşmış.

“Kürt sorunu”na ilişkin Türkiye’deki buzların kırılmasında, o dostluğumuzun payı vardı. Elbette ki, Turgut Özal’ın da, Türkiye’de cumhurbaşkanı sıfatını taşıyor olmasının.

 Mam Celâl için “tarihte Çankaya’da, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde bir Kürt lideri ilk kez kabul etmiş” Türkiye Cumhurbaşkanı olduğu için Turgut Özal ismi hep sevgi, saygı ve vefa konusu oldu.

“Kürt vefası”nı ve o günlerin unutulmadığını, unutturulmayacağını, Süleymaniye’de Hoşyar Zebari’de gördüm. Irak Maliye Bakanı (geçen yıla dek 12 yıl boyunca Dışişleri Bakanı) Hoşyar Zebari, benim konuşmacılarından biri olduğum panelin yöneticisiydi.

Hoşyar, beni izleyicilere tanıtırken “Sanırım sırları açığa vurmuş olmam” diyerek, 1991’de Türkiye ile Kürtler arasında ilk “resmi” ilişkilerin kurulduğu günlere gönderme yaparak, hakkımda güzel sözler sarfetti. O günlerde o da rol almıştı. Hoşyar da “eski dostlar”dandır.

Mam Celâl, yine birlikte hazır bulunduğumuz, Abdullah Öcalan’ın bugünden neredeyse tam 22 yıl önce, 16 Mart 1993’te ilân ettiği PKK’nin “ilk ateşkesi” başta olmak üzere, Türkiye’de Kürt sorununun çözümü ve Türkiye ile Kürtler arasındaki ilişkilerin önündeki tıkanıklıkların açılmasında hep başı çekti; hep başrolü oynadı.

Buna bugünkü “Çözüm Süreci” de dahil. Bunun, şu sıralar pek üzerinde durulmayan “arka planı” bir gün nasılsa açığa çıkıp, tarih kayıtlarına düşünce Mam Celâl’in unutulmaması gereken katkıları da bilinecek.

Mam Celâl, 2012 Aralık ayının o uğursuz Bağdat gecesinde, arka arkaya iki beyin kanaması geçirip hayata tutunma mücadelesi verdiği sıralarda, onun sahneden çekilmesinin Ortadoğu’da bırakacağı boşluğun kolay kolay doldurulamayacağını ve zaten çok sorunlu olan bölgede sorunların daha da ağırlaşacağını yazmıştım.

Berlin’e götürüp, mucizevi biçimde yaşatıldıktan sonra ise, Süleymaniye’ye, “vatanı”na, “evi”ne dönecek bir Mam Celâl’in, asla eskisi gibi olamayacak olmasına rağmen, “varolması”nın bile çok önemli olduğunu  belirtmiştim.

Berlin’de bir türlü görüşemedik. Hastanesine olduğu sırada ona gönderdiğim bir mektupta “Yakında Süleymaniye’de görüşeceğiz” diye yazmıştım. . 2014 yılının 19 Temmuz günü, Tegel Havaalanı'ndan o Süleymaniye’ye, ben İstanbul’a doğru havalanmıştık.

En sonunda Süleymaniye’de görüştük. Çok da ilginç bir şekilde.

Mam Celâl’i seven bir grup insan, onun eski ve yakın dostları, geçen yıl mart ayında Süleymaniye’de bir akşam yemeğinde bir araya gelmiştik. Türkiye temaslarını başlattığı sırada yanında olan, ona refakat eden Barham Salih toplamıştı bizleri. Berlin’deki bir hastanede kalmakta olan ve yüzyüze gelemediğimiz Mam Celâl’in kulaklarını çınlatıyorduk. Dostluklardan, Mam Celâl ile dostluktan söz ediyorduk.

Barham, uzun yılların bilgisine dayanarak, Mam Celâl’in, dostluk babında iki kişiye “özel zaafı” olduğunu söyledi. Parmağıyla beni işaret ederek “Biri burada” dedi, “diğeri de Adil Abdülmehdi”...

Çok duygulandığımı itiraf etmeliyim ama Mam Celâl’in “özel sevgisi”ne muhatap olan “diğeri”nin Adil Abdülmehdi olmasından da özellikle mutluluk duymuştum. Adil Abdülmehdi, ya da 1970’li yılların sonlarında Beyrut’ta zaman zaman aynı evi paylaştığım zamanda ona hitap etmeye alıştığımız haliyle “Abu Emel”, benim Irak’la ilk bağlarımı kurmuş olduğum, kadim dostum, eski yoldaşımdı.

Adil, benden altı yaş büyük, Mam Celâl’den dokuz yaş küçük. İkisi arasındaki ilişkiler, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren, Saddam’ın zulmünden ötürü Irak dışında, Şam’da geçirdikleri ortak sürgün yaşamına dayanıyordu.

Adil, 2005-2011 arasında Irak’ın Şiî Cumhurbaşkanı Yardımcısı idi. Mam Celâl, Cumhurbaşkanı, o da yardımcısı. 2004-2005 yıllarında Maliye Bakanı idi, şu sırada Petrol Bakanı.

Ve, ben, Süleymaniye’de yaklaşık dört yıllık bir aradan sonra Mam Celâl ile hasret giderirken, Adil Abdülmehdi’nin de benim ardımdan “eski dostunu” ziyarete geleceğini öğrendim. Adil de Süleymaniye’deydi.

Mam Celâl ile görüştüğüm günün akşamı Kurdsat televizyon kanalındaki bir programdan çıkmıştım. Gözüm binadaki ekranlarda, o sırada başlayan haberlere takıldı. Mam Celâl’e benim ve arkamdan Adil’in yaptığı ziyaret, birinci haber olmuştu.

Unutulmaz anlardı gerçekten. Üstelik Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri sıfatıyla Mam Celâl’in en yakınında yıllarca yer almış olan Kamran Karadaghi de benimle birlikte gelmişti. Kamran, 1991’de Londra’da Al Hayat gazetesinde çalışıyordu ve Turgut Özal, Kürtlerle yakınlaşma işini, bir de çok güvendiği Kamran üzerinden yürütüyordu. Kamran ile, 1991’den bu yana, hem iş arkadaşlığı ve hem de sevgi ve güvene dayalı sapasağlam bağlar kurmuş ve geliştirmiştik. Çeyrek yüzyıl oluyor; “eski dostlar”ız.

 

Talabani ile kahkahalar arasında eski günleri yâd ettik.

Süleymaniye havaalanında İstanbul uçağına binmeden önce, Barham, “Adil de burada” dedi. Birlikte Amman’a uluslararası bir toplantıya gidiyorlarmış. “Eski dostlar” vedalaşmadan önce, bir kez daha bir araya geldik.

 Adil Abdülmehdi, “Mam Celâl’e anılarını yazmaya koyulması gerektiğini söyledim” diye söze girdi; “Cumhurbaşkanlığı yapmıyor. Artık vakti var. Tıpkı Stephen Hawking’in yaptığı gibi özel bir yazma ve konuşma yöntemiyle yapabilir. Seninle konuşmasını söyledim. ‘Cengiz’le konuşarak anılarını yaz ve yazdır’ dedim. İkimiz de ona bu konuda her türlü yardımı sağlarız değil mi?”

Türkiye’de nice eski dostluğun iskambilden şatolar gibi devrilip, ilişkilerin nasıl toparlanamaz şekilde darmadağın olduğu düşüncesi aklımdan hızla geçti.

“Eski dostlar”ın ne kadar kıymetli olduğu, bunu Süleymaniye’de doyasıya yaşamanın güzelliğini hissettim birden. Herbiri farklı yaşlarda, farklı siyasi ya da mesleki konumlarda, Kürtler, Araplar, bir de Türk...

“Tabii ki” deyiverdim tereddüt geçirmeden; “Tabii ki”...