Fenerbahçeli: 'Kırgın, kızgın, üzgün' ve...

Fenerbahçeliler 3 Temmuz 2011'den bu yana çok ama çok 'kırgınlar, kızgınlar ve üzgünler' ama Fenerbahçe'nin yanında ve arkasında statlarını doldurmaya devam edecekler.

Fenerbahçelilerin, ‘kırgın, kızgın ve üzgün’ olduğu aşikâr. Eyüp Can, zaten, ‘bir Fenerbahçeli’ olarak bu sözcüklerle başlamıştı dünkü yazısına. CAS’ın ‘en üst yargı organı’ olarak UEFA Tahkim Kurulu’nun Fenerbahçe hakkında vermiş olduğu ‘2 yıl Avrupa’dan men kararı’nı onaması, elbette ki, tüm Fenerbahçelileri ‘kırgın, kızgın ve üzgün’ yaptı.

Fenerbahçe, çok büyük bir camia olduğu için, ‘Fenerbahçelilik’ de, elbette, ‘türdeş’ bir hal olamaz. Fenerbahçeli var; Fenerbahçeli var. Kimi Fenerbahçeliler, 28 Ağustos 2013 yani CAS kararı tarihiyle birlikte ‘kırgın, kızgın ve üzgün’ oldular; kimileri ise Fenerbahçe’ye haksız bir ‘operasyon’un başladığına inandıkları 3 Temmuz 2011 tarihinden beri öyleler. İkinci gruptaki Fenerbahçeliler, 3 Temmuz 2011’den bu yana ‘mücadele’ ediyorlar; kendilerince ‘direniyorlar’ ve CAS kararından sonra da ‘mücadele’ ve ‘direnişleri’ sürecek.

3 Temmuz 2011 tarihi, 28 Ağustos 2013’ten sonra ‘başkaldıran’ Fenerbahçeliler için de bir anlam ifade ediyor kuşkusuz. Nitekim, Eyüp Can, “Kırgınım çünkü” dedikten sonra, “iki yıldır, yani şike olayının patladığı 3 Temmuz’dan bu yana stada gidemez oldum. Maç izleyemez oldum. İzlesem de zevk alamaz oldum. Şike operasyonunun gölgesinde dibine kadar siyasete bulaşan futboldan soğudum” diye yazdı.
Böyle Fenerbahçeliler olduğunu biliyorum. Tıpkı, 3 Temmuz’dan, yani Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım ve bir dizi yöneticinin gözaltına alındığı tarihten beri on binlerce Fenerbahçeli stada gittiğini bildiğim gibi. Onlar, sadece Fenerbahçe’nin stadını değil, Bağdat Caddesi’ni, otoyolları, Çağlayan Adliyesi’nin önünü defalarca doldurdular. Fenerbahçe’ye bağlılıklarını, ‘şike lekesi’ni Fenerbahçe’nin üzerine çalarak yürütülen ve aslında ‘siyasi nitelik’ taşıyan ‘operasyon’a karşı durduklarını haykırdılar.

3 Temmuz 2011, yeni ‘Fenerbahçe kimliği’nin ‘miladı’ oldu. O dönemde, futbol takımının teknik yöneticisi olan Aykut Kocaman, takımın ‘emeği ve alınteri’ne sahip çıktı. Fenerbahçe futbol takımı, 2011 sezonunu ‘şampiyon’ olarak bitirmiş olmasının ‘futbol dışı etkenler’ ile olmadığını kanıtlamak için onur mücadelesi verdi.

O ‘onur mücadelesi’ sonucu, başkanı ve yöneticileri hapiste iken, Avrupa’ya gitmesi o yıl da yasaklanmış olan, maddi-manevi ağır darbeler alan Fenerbahçe, 2012 sezonunda ‘şampiyonluğu’ yarım puan ile kaçırdı; 30 yıla yakın bir süre elde edilemeyen Türkiye Kupası’nı kazandı. Bir sonraki sezon ise kendisiyle kan davalı hale gelmiş olan UEFA’nın Avrupa Ligi’nde ‘yarı final’e kadar çıktı.
Bütün bunlar, Fenerbahçeli on binlerce kişinin, Fenerbahçe Kulübü ve Fenerbahçe futbol takımı çevresinde kenetlenmesi sayesinde oldu. ‘Kırgın, kızgın ve üzgün’ biçimde stada ve statlara hep gittiler. Siyasetin futbola bulaştığını gördüler; onlar da siyasete bulaşmaya başladılar. Taksim-Gezi’de vardılar. Şimdilerde, her maçta statta ve statlarda ortalığı ‘Her Yer Taksim-Her Yer Direniş’ diye inletir oldular.
Fenerbahçelilik, çeşitli ve değişik kişiliklerden oluştuğu için, tüm Fenerbahçeliler, bu günlerde ortak bir duygu olarak ‘kırgın, kızgın ve üzgün’ olsalar da ‘kırgın, kızgın ve üzgün’ olma nedenleri farklı.

Bu üç duygu içinde en güçlüsü, ‘kızgın’ olmaları. Eyüp Can “Kızgınım çünkü” diye yazdı; “çocukluğumdan bu yana canım gibi sevdiğim Türkiye’nin en büyük takımının bu hallere düşürülmesini kabullenemiyorum”.

Fenerbahçe’yi ‘çocukluğundan beri canı gibi seven’ ve ‘bu hallere düşürülmesini kabullenemeyen’ o kadar çok insan var ki; bu durumdan ötürü çok ‘kızgın’lar. Ama öfkelerinin ‘adresi’ değişik.

Kimi Fenerbahçeliler, Aziz Yıldırım’a kızgınlar. “Kişisel ihtirası yüzünden kendisiyle birlikte inatla Fenerbahçe’yi de yaktı. Ben yandım, hiç değilse bundan sonra takımım yanmasın” diye düşünüyorlar.

Böyle düşünenler arasında ‘koyu Fenerbahçeli’ olarak bilinen Başbakan Tayyip Erdoğan da olmalı ki UEFA Başkanı Michel Platini ile yaptığı görüşmede “Kurumlarla kişileri ayıralım” tezini savundu. Platini, bu teze pek ikna olmamıştı. O sıralarda, Tayyip Erdoğan’ın ‘Fenerbahçe’yi kurtarmak için çalıştığı’ bilgisi ‘fısıltı gazetesi’yle yayıldı.

Bir süre sonra, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), -ki Başbakan’a tabi olduğunu futbol ile ilgili olup da bilmeyen tek bir kişi yok- Fenerbahçe’yi akladı, 2011 sezonu şampiyonluğunu tescil etti. Yani, UEFA’dan farklı bir eğilim ortaya koydu, özel yetkili mahkeme ise bütün bu ‘süreci’ dört duvar arasında geçirmiş olan Aziz Yıldırım’ı 6 yıl ağır hapis cezasına mahkûm etti.

Aziz Yıldırım, bir yıl içeride yattı, şimdi 6 yıllık cezası Yargıtay’da bekliyor.

UEFA da, CAS da kararlarını ‘Türkiye’deki veriler’ üzerine aldılar. Yani Aziz Yıldırım ve diğer Fenerbahçe yöneticileri hakkında düzenlenmiş polis fezlekeleri, savcı iddianamesi ve mahkeme kararı. Hükümlerine güvenilmediği için artık kaldırılmış olan özel yetkili mahkemelerden birinin kararı.

Unutmayalım, UEFA da, CAS da bir yıl hapis yatmış ve 6 yıl hapse mahkûm olmuş, bu cezasını Yargıtay’ın onama ihtimali bulunan birisinin başkan olduğu bir kulüp hakkında hüküm verdiler. İşin temeli, Türkiye’de.

Aziz Yıldırım, cezaevine gönderildiği o 2011 yazında, “Ben yandım; Fenerbahçe yanmasın” diyerek istifa etseydi ne olacaktı?
İddiaya göre, Fenerbahçe kurtarılacaktı! Kim tarafından?

Yine ‘fısıltı gazetesi’, o günlerde, amacın Aziz Yıldırım’ı Fenerbahçe’nin başından uzaklaştırmak olduğunu, dolayısıyla Aziz Yıldırım kendisi çekilirse amacın yerine geleceğini, ‘büyük güçler’in, böylece, Fenerbahçe’yi kollayacağı iddiasını yayıyordu. Aziz Yıldırım çekilmeyince,
Fenerbahçe’nin o yıl Avrupa’ya gitmesinin TFF tarafından men edilmiş olduğunu hatırlamayan var mı?

Bütün bu olan-bitende ‘hukuki’ bir taraf var mı?
Peki, UEFA böyle mi düşünüyor? Ülkelerin sorumluluğu ile o ülkeyi yönetenlerin (cumhurbaşkanı, başbakan vs.) kararları arasında nasıl bir ayrıma gidilmiyor ise, gidilmezse; kurumlar ile kurumların başkanları ve yöneticilerini keyfi biçimde birbirinden ayıramazsınız. Ayırmaya yönelik bir ‘operasyon’ varsa ‘hukuk’ yoktur, ‘siyasi hesaplar’ vardır. ‘İktidar mücadelesi’ vardır.

Fenerbahçelilerin çok önemli bir bölümü, durumu böyle gördü zaten ve o nedenle 28 Ağustos 2013’ten değil, 3 Temmuz 2011’den bu yana çok ama çok ‘kırgınlar, kızgınlar ve üzgünler’; ama Fenerbahçe’nin yanında ve arkasında statlarını doldurmaya devam edecekler.
‘Gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.’ Ve, bir gün şu soruların cevabı olan ‘gerçekler’ herhalde ortaya çıkacak:

1. Bir Fenerbahçeli olan ve hayatındaki en büyük hedefinin bir gün Fenerbahçe Başkanlığı olduğu bilinen M. Ali Aydınlar –hiç hesapta yokken- nasıl oldu da TFF’nin olağanüstü kongresinde tek aday olarak TFF Başkanı seçildi?
2. Aziz Yıldırım’ın içeri atıldığı ve Fenerbahçe’ye ‘şike lekesi’nin sürüldüğü operasyonun, TFF seçiminden sadece birkaç gün sonra, 3 Temmuz 2011’de başlaması bir tesadüf müdür?
3. Fenerbahçe ile ilgili tarihinin en dramatik gelişmelerinin, Fenerbahçeliliği tartışılmaz bir Başbakan’ın konuyla yakından ilgili yönetimi döneminde başlaması, neyle, nasıl açıklanmalıdır?
Bu soruların cevapları ortaya çıkana dek, Fenerbahçelilerin bir bölümü, ‘kırgın, kızgın ve üzgün’ olsalar da Fenerbahçe’yi bir an bile terk etmeyecekler.